İkisi de aynı anda açtılar gözlerini, farkında olmadan. İkisi de, sadece diğerinin gözlerini gördü, bir anda, tüm kainat o gözlerden ibaret oldu. Sadece bir an, kim oldukları, nerede oldukları önemini yitirdi. Varlık eridi, hayal gerçek oldu ve aşk doğdu.
Aşkın doğumu tek bir andır, gerisi sadece hikayedir.
Aşkın doğumundan sonra, kızın simasına sımsıcak bir tebessüm yayıldı. Anlayamadığı bu his, sanki yavru bir köpeğin, beklenti dolu bakışları gibi işledi kalbine, yüreğine. İçine sımsıcak, yoğun bir sıvı aktı sanki. Yüzüne yayılan o tebessüm, istemsizce bir tepkiydi sadece. Bilinmezliğin yer çekiminden kuvvetli çekimine bıraktı kendini. Başka bir şansı da yoktu zaten. Gözlerinin gördüğü o kahverengi gözler, oğlanın gözleri, tüm soruları ve cevapları temsil etti. Anlamı, anlamsızlığı, varlığı ve yokluğu...
Oğlanın gördüğü o mavi gözler, okyanusun en dibi kadar karanlık ve büyülü gözler. Tek bir leke barındırmayan, mavinin en güzel tonundaki gözler. Ne bir soru vardı gözler de, ne bir cevap. Sadece korkunç bir sevgi gördü, içine dalmak isteyeceği bir sevgi. Sonun da ölüm olsa bile, gözünü kırpmadan atlayacağı bir sevgi. Kendinden geçip, bildiklerini unutmak, erimek ve yok olmak istedi. Bir an bile yok olmasınlar diye, gözlerini kırpmaya korktu.
Henüz birbirlerinin isimlerini bile bilmiyorlardı. Dün gece, ama gecenin sonunda, tam da kalmaya eve dönmeye hazırlanırken gördüler birbirlerini ilk defa. İki kayıp ruh gibi süzülüp eve gidecekleri sırada, birbirleri ile sessiz bir anlaşma yaptılar ve birlikte uyudular.
Uykudan öncesi, ne sizi ilgilendirir, ne beni.
Sadece yeni güne değil, yeni bir evrene uyandılar sabah. O an yaşandı, gözler buluştu. Çıplak bedenlerinin hala birbirine kenetli olduğunu bile çok sonra fark ettiler. İkisi de konuşamadı bir süre. Anın büyüsünü bozan olmaktan korktular. Sessizliği bozan kız oldu, bir daha bu yataktan kalkmak, bu andan kopmak istemediğini beyan etti. Oğlan bu beyanın bir latife olduğunu sandı önce, sonra, o okyanus mavisinde gerçek hisleri gördü. Latife yoktu ortada.
Bir korku sardı oğlanın benliğini. Az önce tamamen erimek istediği gözlerden korktu. Sonra o anı hatırladı, eriyip yok olmak istediği o anı. Bir daha da unutmak istemedi o anı.
Olmadı, beşeriyet ikisini de tekrar ele geçirdi. An bitti sandılar, an gitti sandılar. Güzel bir kahvaltı ettiler, sonra kahveleri içtiler. Sonrası "güle güle" oldu. Görüşelim bir ara dediler, fakat ikisi de karşıdan beklediler. Bir süre sonra, unuttular bile. Beşeriyete karşı koyamadılar, herkes gibi hayatlarını yaşadılar. Sevdiler, sevildiler, bazen mutlu oldular, ara sıra da mutsuz oldular. Çocukları oldu ikisini de, torunları oldu. Uzun bir ömürleri oldu.
Paralel bir evrende, o yataktan hiç kalkmadılar. Susayınca birbirlerini içtiler, acıkınca depodan yaktılar. Yattıkları yatağa pislediler. Açlık, susuzluk ve pislik eritti onları, kısa bir ömürleri oldu, sonra, sonra birlikte öldüler. Gözleri hep bir birlerine bakarken öldüler. Bu paralel evrende, aslında bizimkinden çok daha temiz kaldılar.
İkisi de, gerçek evrenimizde ölürken, ne çocukları oldu son düşündükleri, ne hayatlarının geri kalanı. Sadece o anı düşündüler, "ya orada kalsaydım" dediler. Çok geç olduğunu fark ettiler. Aslında çok geç kaldıkları yer, hayatlarının bu son anı değildi, sadece o anın bir an sonrasıydı. Bir kere kaybolunca aşk, bir daha hiç bir şey geri getiremiyor.
Aşk tek bir anda doğuyor, tek bir anda bitiyor.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder