26 Temmuz 2014 Cumartesi

Korku

Korku filmlerinden hiç korkmam, hatta komik bulurum. Gerçek olmadığını bildiğim zombiler, vampirler ya da rüyada insan avlayan fantastik karakterler var o filmlerde. Seri katiller ise asla beni bulamayacak uzaktaki kişilerdir. 

Yavaş yavaş gelen bir ölüm beni korkutmaz. Bir gün herkes ölecek, bunu bilerek yaşıyoruz. Kötü bir sürpriz olarak gelmediği sürece, kendi ölümüm bile korkutucu değil. Sakat kalmak çok daha korkutucu geliyor. Sakat kalsam, bir süre sonra buna alışacağım fikri ise bu korkuyu siliyor. İnsan her şeye alışıyor, yokluğa da alışıyor, varlığa da. 

Benim için en korkutucu şey ise gerçekler. Daha doğrusu, gerçek sandığım bir şeyin sadece hayal olması, sadece bana gerçek olması. Bir insanı olmadığı bir şey olarak görmek, kendi gördüğünü evrensel bir gerçek sanmak. İşte kokutucu olan bu gerçekliğin yıkılmasıdır. İhtimal olarak aklıma geldiğinde bile içimde koyu bir korku yaratmıştı, başıma geldi. En korkunç şeyin en beterinin bu olduğunu sandım. 

Beterin beteri vardır, varmış. 

Daha beteri ise, hayal bile edemeyeceğiniz gerçeklermiş. İnsanlığın en korkunç hallerini düşünün. Benim için bu IŞID'di son günlerde. Bırakın farklı dini milleti, sırf farklı bir mezhepte diye insanları katleden ruh hastası insanlar topluluğu. Katletikleri insanların ciğerlerini yemeleri, reşit olmamız kızlara cihat nikahı kıymaları... Bu adamlar ortaya çıkana kadar bunları düşünemezdim bile. Bir kaç gece öncesine kadar da en beterinin bu olduğunu sanıyordum. 

Çocuk pornosu deyince aklınıza ne geliyor? Sizi bilemem benim aklıma reşit olmayan 10-12 yaşındaki kız çocukları geliyor. En düşük yaş olarak bunu düşünmüştüm. Hayır, daha beteri varmış. Ölüm pornosunu hiç duydunuz mu? Şehir efsanesi sanıyordum. Hayır gerçekmiş ve çocuk pornosu ile bir arada olabiliyormuş. Kiralık katiller gerçekmiş, 10 dolar karşılığında bir uzvunu kesenler gerçekmiş, kiralık tecavüzcüler gerçekmiş, kendi erkeklik uzvunu mangalda pişirenler, kendi kendine kadın sünneti yapan kadınlar, cenin satın alıp yiyenler, kaçırdıkları evsizler üzerinde bilimsel deney yapanlar, NAZİ Almanyası, Sovyet ve ABD gibi devletlerin savaş esirleri ve hiç bir şeyden haberi olmayan kendi askerleri üzerinde yaptıkları deneyler gerçekmiş. Tüm bu gerçeklerden daha beteri, tüm bu iğrençlikleri izlemekten haz alan büyük bir güruh kocaman bir gerçekmiş. 

En son bilinçsizce elime kuran aldığımda büyük bir şok yaşamıştım, gerçek sandıklarımın hayal olduğunu görmüştüm. Bu sefer hayal bile edemediğim gerçekleri duydum, çok azını gördüm. Gecenin geri kalanını Felak ve Nas okuyarak geçirdim. 

21 Temmuz 2014 Pazartesi

Yaşlanmak

"Kalk oradan" diyerek masaüstü bilgisayarım ile aramdaki bağı bir bıçak gibi kesiyor. Beni kaldırdığı sandalyeye kendi oturuyor. Gözünde takmaya pek alışkın olmadığı gözlükleri var. Bilgisayarın faresini sanki o gerçek bir fareymiş de, biraz gevşek tutsa hemen kaçacakmış gibi sıkı sıkı tutuyor. Bir süre anlamsız anlamsız ekrana baktıktan sonra bana dönüp "öğret bu interneti bana" diyor. 

İnternet sanki ABC'de ben de öğretmeniyim. Anlatmaya açıklamaya çalışıyorum bak bu google amca, bir derdin olduğunda ona soruyorsun o da sana cevap seçenekleri sunuyor. Artık internet yok onun için, sadece google var. Bu facebuk ne? Gösterirsin artık google yok, facebuk var. Sürekli ad aktarmaları ile bir dünya internet onun için. Sadece ad aktarması da değil, tüm kavramlar en basite indirgeniyor. Bir alet çalışmadığı zaman onu dövmek biz de ata sporu ya, mesela sayfa yavaş açıldığında bilgisayarı değil, fareyi dövüyor. Nasıl bir kavram karmaşası içinde olduğunu psikologlar incelemeli. 

Neslimin her neferi benzer şeyler yaşadı babalarıyla. Sonunda nasıl biz saldım çayıra mevlam kayıra büyüdüysek, ben de aynı yolu izledim. Adam kendi kendine facesini de öğrendi gogılını da. Derdini anlatacak kadar da kullanıyor meleti. 

Hep bir gün bende olayların bu kadar gersin de kalır mıyım diye düşündüm. Yani yeni bir teknoloji çıkıyor, ben ondan uzaklarda habersiz yaşıyorum. Olmaz lan herhalde öyle şey derken, çoktan gerisinde kaldığımı gördüm. En basitinden şu blog'un şablonunu değiştirmeyi bile beceremiyorum. Dinlediğim en yeni şarkı 2005 öncesine ait, aradan 10 yıl geçmiş yani. Bir arkadaşım yarı ünlü gibi bir şey oldu, baya fanı olan bir grubun iki bel kemiğinden biri, ne çalıyorlar anlıyorsam Arap olayım. Seveyim, ısınayım, sosyal aktivite olsun diye ve tabii ki bedava olduğu için her konserlerine gidiyorum ama daha şarkının adını bile anlamıyorum. Demek istediğim sadece teknolojiden değil, yaş ilerledikçe her türlü şeyden geri kalıyor sanki insan. En basiti bu yeni ergenlerin saç modellerini hiç beğenmiyorum lan. Halbuki daha 10 yıl önce saçma sapan saç modelleri yapardım. Dar ve renkli pantolon giyene ılık mı la bu diye bakar oldum. Sonra dolabımda 10 yıldır duran ve bir anamın atmasına bir türlü izin vermediğim kırmızı kareli düşük belli pantolonum geliyor yanıma, ne alaka la sen de mi ılıktın diyor. Pantolona ne alaka abi sen çok modaydın falan diyorum, uçan tekme atıyor bana. 

Yemekten sonra anam "olum sen biliyorsun bu Hamas ne?" diye soruyor. İsrail tarihini soruyor, güncel politikada ne var ise soruyor. Bitmez tükenmez bir öğrenme açlığı içerisinde. İnsan yaşlandıkça, hayat çevresinden daha hızlı akıyor ve bunu kabul etmek istemeyen insan her şeyi öğrenmek istiyor. Ve genç olanın tüm akan olaylara hakim olduğunu düşünüyor, çünkü gençken kendisinin her olaya hakim olduğunu sanıyordu. 

Böyle işte, bir sonuca bağlamayacağım pek bir sonuç yok gibi. 

19 Temmuz 2014 Cumartesi

Sonu Aynı

Bir filmi defalarca izlersin, başında sonunda ne olacağını nasıl olacağını bilirsin de gene de defalarca izlersin filmi. Büyük bir keyifle...

Sonunda nasıl olacağını bilmesek bile, ne olacağını hepimiz biliyoruz, değil mi? Ölüm gelecek, seni beni onu ayırt etmeden hepimizi alacak. Ölüm kaçınılmaz son olarak bizi bekler. Elimizde olan tek şey hayatın kendisi. 

Cengiz Han gelmiş geçmiş en büyük fatih oldu. Bilinen dünyanın üçte ikisine hakim bir imparator oldu. Ve öldü. Sokrates bir tane eseri bile olmasa da, tüm düşünürlerin babası  kabul edilecek kadar etkili oldu. Ve öldü. Birileri en güzel şiiri yazdılar, öbürleri en güzel resmi çizdiler. Ama herkes öldü. En büyük resimden baktığımızda, evreni düşündüğümüzde ne kendi hayatları, ne bıraktıkları senden benden farklı değil. 

Zamanın sonsuzluğu içinde Sokrates'in hatırlanma süresi, ne senden ne de benden fazla değil. Mekanın sonsuzluğu karşısında Cengiz'in fethettiği alanın hiç bir anlamı olmaması gibi. 

Ne geleceği değiştirebilirim, ne geçmişi. Sonunda öleceğim ne kadar açıksa, geçmişin bende bıraktığı yaralarda o kadar açık. Görece anlık hayatımda geçmişin yükü ile yaşamam ise aptallık. Çektiğin acıyı değiştiremiyorsan, acıdan zevk almayı öğrenmelisin demiş bir düşünür. (ben dedim aslında ama derken görmeliydiniz, baya bir düşünür gibiydim) Eh yapılacak başka da bir şey yok. Ölümden sonrası yok ise, çok kısa olan ömür sadece zevk ile geçirilse bile yetmez. Sonrasında yeni bir hayat varsa, gene bu ömrün kendisinden farklı biri olacağın için, gene bunu zevk ile geçirmemek için bir neden kalmıyor. 

Her aklıma geldiğinde, her canımı yaktığında kendiliğinden bir gülümseme yayılıyor suratıma. Bir ses güzel şeyleri hatırla diyor, güzel şeyleri hatırlamak daha çok can acıtıyor. Bir başkası kötü şeyleri hatırla diyor, depresyondaki halimi hatırlıyorum. Susan, düşünen, nefret ile dolu olup bunu bile kabul edemeyen halimi. Güzel şeyleri düşünmekten daha iyi geliyor. Birini düşman ilan etmek, bir süre için çözüm sağlıyor. Asıl çare ise insanların sadece ölünce ölmediğini kabul etmek ve her defasında bunu hatırlamak. Çünkü ölü olanlar artık can yakamazlar. 

Ölüm bir sonraki nefes kadar yakın insana. Bunu bile bile yaşamak gerek. Hayatının ne kadar değerli olduğunu, kimseye adanamayacağını. Kendini yaşarken gömmenin ölmekten beter olduğunu bilmek gerek. Bir şeyler uğruna ölmek de bir şeref var ama kendini yaşarken öldürmek de hiç bir şeref yok. 

17 Temmuz 2014 Perşembe

Köle

Spartacus dizisi gerçekçi olmasa da, izlemekten keyif aldığım ender dizilerdendi. Sonun da ne olacağını bile bile izliyoruz  bazı film ve dizileri. Çünkü sonuçlardan çok, süreçlerin önemli olduğunu biliyoruz. Bilmeyenlerimiz bile bunu hissediyordur. 

Neyse, işte bu dizide, sahiplerin kölelerin önünde hiç rahatsız olmadan sevişmesi sahneleri vardı. "Hadi canım" diyordum, "yozlaşmış bir Roma'da bile bu kadarı mümkün değildir". Bir insan kölesinden hiç çekinmeden önün de mahremi yaşar mı? Bu sorudaki ana öge "köle" kelimesi. Şimdi soruyu biraz değiştiriyorum, bir insan, ev indeki kedinin önünde mahremini yaşar mı? Cevap manyak olmayan herkes için "evet" olur herhalde. Kimse evindeki kediden ya da köpekten çekinmez. İşte sahiplerde, kölelerden bu bakış açısı ile rahatsız olmuyorlardı. Çünkü köle olan insan değildi. 

Hadi canım mı? Kölelik düzeninin olduğu pek çok toplulukta köle öldürmenin cezaya tabii olmasının nedeni bunun iş gücü kaybı olarak görülmesinden dolayıdır. Afrika'dan Amerika'ya taşınan zenci kölelerin taşınma şartları, bugün Avrupaya kaçak olarak gitmeye çalışan mültecilerden bile daha beterdi. Yola çıkanların pek çoğu zaten yol koşullarında heba olurdu. Mandela öncesi Güney Afrika da siyah insanlar köle olmasalar bile, beyazların köpeklerinden bile daha aşağı olarak görülürlerdi. Amerika'ya 1936 Olimpiyat Oyunların'da iki altın madalya kazandıran Jesse Owens kendi ülkesinde otobüste oturarak yolculuk yapamazdı. Irkçı Nazi Almanyasın'da ise bu hakkı vardı. Muhammed Ali ve Olimpiyat Madalyasını nehre atma hikayesini de herkes biliyordur herhalde. 

Demem o ki, köle olarak görülenler, kölelik kalktıktan sonra bile köle olarak kalmaya devam ederler.

Bize mi ne bundan? Sonuçta kölecilik anlayışını dibine kadar yaşamış bu ülkelerden birinde değiliz. Ama Batının ahlaksızlığını almış hatta onlar vaz geçmişken devam ettiren bir ülkeyiz. Bir marketen alışveriş yaptığınızda, kasiyere kaç kere güler yüzle iyi günler dilediniz? Bilet aldığınız vezneye? Bindiğiniz minibüs yada otobüsün şoförüne? Apartmanınızı temizleyen temizlikçiye? Liste uzar. 

Daha beteri ise lokantalarda yaşanır. İki kişi kallavi bir lokantada yemek yemektedirler. Önce çorbalar gelir, sonra arasıcak, sonra ana yemek, sonra tatlı belki de bir kahve. Bu sırada garsonlar durmadan getir gütür yapar. Çoğu insan onları fark etmez bile. Özel bir şey konuşuyorsa, bunu kesmez bile, devam eder konuşmaya. Çünkü o hizmetliyi insan olarak görmez. 

Abartıyor muyum? Hizmet sektörünüzde iseniz kendinize bir sorun bunu, ya da en yakın tanıdığınıza. Sadece Çalışırken kendini gerçekten insan olarak hissediyor musun? diye bir sorun

Adı Güzel (mi?)

Çocukluğuma hatta bebekliğime dair hatırladığım ilk diyoloğum, çocukluk aşkım ile ismimi sevmemem üzerineydi. Adımı hiç sevmiyordum, bana Cenker değil, ilk adım olan Ahmet demesini istiyordum. O da beni Cenker ismine ısındırmaya çalışıyordu. Isındırdı da, adımı gayet sevdim ama bu sefer de Cenker'den önce gelen Ahmet ismine kıl olmaya başladım. Daha o yaşta nasıl bir etkilenmeyse bu... Fark edip önlem de alamadık ki. 

Ben liseye kadar falan adımın Ahmet olan kısmına kıl oldum. O yoklamada hoca Ahmet derdi ya, hemen Cenker Cenker diye düzeltirdim. Sanki ne? Sonra sonra ısındım Ahmet'e yeniden. Ahmet Cenker de hoş gelmeye başladı kulağıma, soy isimle de birleşince anlamlı bile oluyordu. Ahmet Cenker Yaman. Soyadı öne alırsak şöyle bir anlam çıkıyor, Yaman Ahmet (övülmeye değer) Cenker (savaş askeri)... Böh böh böh, lan böyle iddialı isim mi olur ya? Sonra ortaya çıkan adama bak? Savaş nireee, ben nireeee... He manevi savaşa her türlü varım, o ayrı da, biz de savaş değince tank top tüfek...

Şimdi yeni bir kuruma adım atınca, adımı gene bir değerlendirdim. Amca olacağım da inşallah... Ama Cenker adı pek amca olacak birinin adı değil gibi sanki. Çok ince harf içeriyor sanki. Bir de "Amca" dediğin şey, baba yarısı olunca, daha da bir eziliyor sanki benim isim. Ahmet  Cinkir Yaağman gibi oluyor. 

Bu isimle hiç bir yol olmaz lan. Adım Ahmet Hamdi Tanpınar değil ki. Adamın sadece adının söylenişi bile bir ağırlık be. AHMET HAMDİ TANPINAR. Tabii o şair olur, ben kıytırık okunmayan hikayeler yazan biri olurum. Neyse amcalık yarar belki de bizden de bir yol olur. 

16 Temmuz 2014 Çarşamba

Sağlıklı Yaşam Sırlarım

"Karaciğerin boyutları normal olup, konturları düzgündür. Parankim ekojenitesi normaldir. İntraparankimal solid ya da kistik kitle lojyonu izlenmemiştir. Hepatik ve portal venöz yapılar doğaldır

Dalak normal lokalizasyona ve boyutlara sahip olup, konturları muntazamdır. Parankimi komojendir. 

Safra kesesi duvar kalınlığı ve boyutları normaldir. Kese içerisinde patolojik ekojernite görülmemiştir. İntrahepatik ve ekstrahepatik safra yolları normaldir.

Pankreas izlenebilen segmentlerde yaş ile uyumlu normal boyutlarda ve ekojenitede izlenmiştir. 

Her iki böbrek normal lojlarında olup, boyutları tabii ve konturları düzenlidir. Her iki böbreğin parankim kalınlığı ve ekojenitesi tabii olarak izlenmiştir. Her iki böbreğin pelvikaliksel sistemleri tabii genişlikte olup ektazi kalkül saptanmıştır. 

Her iki sürrenal loju tabii olup, solid veya kistik kitle görülmemiştir.

Retroperitonael vasküler yapılar tabiidir.

Mesane konturları düzenli ve duvar kalınlığı tabii'dir. Mesane lümeni tabii olup patolojik ekojenite görülmemiştir.

Prostat boyutları tabii olup konturları düzenlidir. 

Batın ve pelviste serbest sıvı izlenmemiştir."

Bu okuduğunuz (cidden okuduysanız) ve yarım yamalak anladığınız şey dün yaptırdığım "genel kontrol"ün ultrason sonuçları. Türkçe'ye  çevirirsek şöyle diyor " Taş gibisin bebeğim" 

Sadece ultrason sonuçlarım değil, her sonucum "tam sağlıklı olmak bizim işimiz" işimiz diye bağırıyor. Yeni doğmuş bebek gibi sağlıklı bir vücuda sahibim, şuraya akciğer röntgenimi koysam,  manzara resminden daha büyük zevk ile izlersiniz. Üstelik on yıldır sigara içiyorum, günde bir paketten az olmamak üzere. Peki sırrım ne? 

Yemek yemeyin, yoğurt yiyin. Çok ciddiyim la, ben yemek yemiyorum. Yoğurdun yanında bir şeyler atıştırıyorum. Örneğin iskender, etinden çok, yoğurduna önem veririm. Mevlütlerde dağıtılan tavuklu pilavlar var ya, aslında orada benim için önemli olan ayran. 

Sigara için ama marka değiştirmeyin, öyle ucuzladı diye biri, zam gelince öbürünü içmeyin. İstikrarlı olun. Bir de içiyorsanız aç içmeyin, günde bir paketi gömün.

Haftada en az bir alkol tüketin. Sıçın sıvazlayın, psikoloji tertemiz oluyor. Psikoloji önemli, bakın ben bu testi geçen yıl yaptırsam, her tarafım sakat çıkardı, bir yılda vücut toparladı kendini.

İşin şakası bir yana hiç beklemiyordum lan böyle tertemiz sonuçlar. Sherlock Holmes gibi bir dahiliyeci değerlendirdi sonuçlarımı, emin misin bak kalbim falan sakat olmalıydı en azından dedim. Takma kızları bu kadar kafana ondan öyle sıkışıyor kalbin arada, fiziken sapa sağlam dedi. Olur mu öyle illaki bir yerlerde bir şey olması gerek çok  badire atlattım ben falan dedik ama, yokmuş bir şeyimiz.

Kesin çok beter bir ur falan var kafada, oraya hiç bakmadılar. 

15 Temmuz 2014 Salı

Kız

Merhaba dünya. Nasılsın? Nasıl gidiyor? Uzun süren uykum boyunca özledim seni. Doktorlara sorsan, komada olan birinin, özlemek gibi karmaşık bir duyguyu hissedemeyeceğini söylerler. Umarım onlarda bir gün hayatın mucizelere açık olduğunu anlarlar. 

Her şey mümkün hayatta. İmkansız yok.

Uyandığım zaman, müthiş bir açlık hissettim. Yokluğumda neler olduğunu bilmenin açlığı ile uyandım. Bir de şöyle bol tereyağlı iyi bir iskender kebap açlığıyla. Neredeyse bir yıl süren koma boyunca 20 kilograma kadar zayıflamış olduğum için, yağlı bir iskender yemenin o tatlı pişmanlığını yaşamayacağım. Tabii doktorlar uzun süreden beri katı bir besin almayan midemi bu kadar zorlamama asla izin vermeyeceklerdir. Hayatımı kurtarmalarına rağmen nefret ettim bu doktorlardan. Tüm taleplerimi cahilce reddediyorlar. Tereyağlı iskender boğazdan geçince mideye gitmiyordur, kesinlikle vücudun mutluluk merkezine gidiyordur. Gel de anlat bunu doktorlara. 

Zaten onlara ne söylesem olmayacak. Aramızdaki algılama farkını aşmanın hiç bir yolu yok gibi. Onlar uzun yolda kilometreleri sayan insanlar, ben ise yol bitmesin isteyenlerdenim. Bir kaç kelimeyle bir hayat hayal edenlerden. 

Tüm ısrarlarıma rağmen iki ay kadar daha hastahanede tuttular beni. İşleyen demir paslanmaz, işlemeyen bacaklar yürümez. Fizik terapinin ilk günlerinde bir adım atmak, Everest'i aşmaya çalışmak gibiydi. Engel ne kadar zor olursa, zafer o kadar büyük oluyor. Doktorlar geliyor, yapma etme, zorlama kendini bu kadar diyorlar. Sana laf anlatmak, seni hayatta tutmaktan daha zor diyorlar. Kocaman gülümsüyorum onlara, bu adımların benim için ne kadar büyük bir zafer olduğunu anlatamam onlara ama, bir bebeğin annesine gülümsemesi gibi gülümseyebilirim onlara. Beni hayata döndürdükleri için ve her nazımı çektikleri için bu kadarını hak ediyorlar. İskendere izin vermeseler bile. 

Hastahaneden taburcu olma vakti geldi. Gelin olmuş gibiyim. Kontroller için geri gelecek olmak bile avuntu oluyor. Doktorlar, hemşireler, hasta bakıcılar... Her biri bana o kadar anlayışlı o kadar nazik davrandılar ki. Pek çoğunun beni kızı yada kardeşi gibi gördüğünü hissedebiliyorum. Uzun uykum boyunca bana "uyuyan güzel" diye isim takmışlar. Hastahaneye gelen her yakışıklı için, prens benzetmesi yapmışlar. Gelip beni öperek uyandırmasını dilemişler. Masalları birbirine karıştırmış olsalar da... 

Sadece babam geliyor beni almaya. Arabamız hastahane sınırlarından ayrıldığı anda babama beni bir lokantaya götürmesini söylüyorum. Güzel bir iskender yemek için. "Kilo yapmasın" diyor babam. "Sonra kiloları vermek için yemeklere savaş ilan ediyorsun. Acele etme, yakında istediğini yersin. Diyetin bir kaç ay sonra sona erecek ve o zaman en kral iskenderi ısmarlayacağım sana. Şimdi istersen eve gitmeden ufak bir şehir turu atabiliriz. Senin için yapabileceğim şimdilik bunlar."

Daha bir bebekken bile göz yaşlarımla babamı kandırmak benim için çok kolaydı. Bu sefer hiç şansım yok gibi görünse de, şansımı deniyorum. Pek işe yaramıyor. Gözlerimi sulandırıp "o zaman bende hastahaneye, doktorlarımın yanına geri döneceğim. Onları kandırmak bile senden daha kolay olacak gibi" diyorum. 

"Geri dönüşün için anlamlı bir başlangıç. Hemen kontrolü ele geçirmek istiyorsun. Filmlerdeki çılgın generaller gibisin bazen. İlla her şey senin istediğin gibi olsun değil mi?" diyor, yarı ciddi, yarı şaka. 

"Hayır yaaa"  diye itiraz etmek istiyorum ama yapamıyorum. Zira babam haklı. Savaş mavaş yok ortada ama, sanki istediğim gibi olmazsa, yenilgi almış gibi hissediyorum çocuğu zaman. Özellikle babama istediğim bir şeyi yaptıramadığım zamanlarda bunu hissediyorum.

İtiraf etmek gerekirse, bunun şımarıklık olduğunun farkındayım. Bazen babama işkence ettiğimi düşündüğüm oluyor. Gene de hakim olamıyorum kendime. Annesiz büyümenin büyük bir duygusal boşluğu olur, babam tüm bu boşluğu doldurmak için bana hem anne hem baba oldu. İşten geri kalan tüm zamanını ve hatta fazlasını bana ayırdı. Evlenmeyi geçtim, sevgilisi bile olmadı. Beni büyütürken bir hayatı bile olmadı desem abartmış olmam. Aklım biraz ermeye başladığında, erkekler ile kızlar arasındaki farkları görmeye, aralarındaki çekimi hissetmeye başladığımda, onun benim için ne büyük bir fedakarlık yaptığını anladım. Hep üzerime titredi ama asla fazla korumacı olmadı. Bir şeyleri yasaklamayı denemedi bile. Kimsenin de bana bir şeyleri yasaklamasına izin vermeyeceğim şekilde büyüttü beni. 

Ben bir birey olmaya başladığımda, onu arkadaşları ile haberleşmek için teşvik etmeye başladım. Haberleşmeden anladığı mektuplaşmak olan bir adama bu çağı ve nimetlerini öğretmek hayli zorlu oldu. Acaba bizim çağımız dışında çocukların babalarına milyonlaca şey öğretebileceği bir çağ yaşanmış mıdır? O beni kendim olabileceğim bir yola, ben onu kendi hayatını yaşayabileceği bir yola yönlendirdim. Ben kafamın dikine gidip, başımıza sürekli dert açsam da, babam ile harika bir uyuma sahibiz. Şimdi ve her zaman.



Eve vardığımız zaman, babam arabadan odama kadar kucağında taşıyor beni. Çocukken sürekli beni taşımasını isterdim, o da hiç nazlanmaz taşırdı. Sadece araba da oturmak bile beni saatlerce spor yapmışım gibi yormuş olduğu için ve hala normal bir insan temposunda değil de, seksenlik bir nine temposunda yürüdüğümden babam beni bir çocukmuşum gibi kucağında taşıyor. "Çocuk gibi oldum gene" diyorum. "En azından bu sefer koşarken düşeceksin diye endişelenmeyeceğim bir süre" diyor. "Çok uzun bir süre değil" diye cevap veriyorum. İnşallah diye fısıldıyor ya da bana öyle geliyor. 

Tek sorun yürümem de değil, hala tam olarak göremiyor duyamıyorum. Beynimin mekanik işlev kısmında bilmem ne, bilmem ne olmuş. Doktorların söylediği sebeplerden çok, sonuçları dinledim. Gayet açık ve net sonuçlar yok ortada. Şöylede olur, böyle de. "Ömrümün sonuna kadar sakat kalabilirsin, kısa sürede normal fonksiyonel bir vücuda da sahip olabilirsin." Söz konusu insan beyni olduğunda, asla kesin bir şey söylenemiyor. Teknoloji bu kadar ilerlemişken bile, insan beyni ve işleyişi hala bir sır sanki. Ben gene de en iyi ihtimalleri düşünüyorum. En kısa sürede normal fonksiyonları kazanmayı bekliyorum. Bunca zamandan sonra kendi yatağımda uyuyacağım, karamsar olmaya gerek yok. Gözlerimi kapatıyorum, uykuya kendimi bırakmak için hazırlanıyorum.

Uyandığımda korkuyu hatırlamıyorum bile. Odam da bir saat yok ama odanın aydınlığına bakılırsa erken henüz günün ilk saatleri olmalı. Sizin için sıradan benim için zahmetli olan hareketler ile yataktan kalkıyorum. Babam daha kalkmadıysa bu çay demleyip ona sürpriz yapmak ve "her şey normal" mesajı vermek için güzel bir fırsat. Duvarlardan destek ala ala mutfağa doğru ilerliyorum ve daha yolu yarılamışken bile babamın uyanmış olduğunu anlıyorum. Mutfaktan fokurdayan suyun sesi bir de babamın konuşma sesi geliyor. "Bende seni özlüyorum... hıhı... şu anda mümkün değil gibi... bilmiyorum... tamam haber veririm... en kısa zamanda... eminim, çünkü seni seviyorum... tamam canım... öpüyorum bir tanem... byeee"

Bir an için elim ayağım boşalacak gibi hissediyorum. Sanki telefonda sevgilisi ile konuşan kişi babam değil de, kocammış da, ben hastayken kendisine yeni sevgili bulmuş ve ben uyandığımda da bu ilişkisini bitirmemiş gibi hissediyorum. Aslında babamın bir sevgilisi olmasını istiyordum. Babam ile bu konuda zaman zaman konuşurdum. Benim için hiç bir sakıncası olmadığını, bunun onun en doğal hakkı olduğunu söyledim defalarca, hatta arkadaşlarımın dul anneleri ile tanıştırmak bile istemiştim. Nasıl ki benim sevgilim olmasını o dert etmiyor ya da öyle görünüyorsa, bende onun için bir hayat arkadaşı diliyordum. Ta ki bu gerçek olana kadar, yani şimdiye kadar. 

Mutfağın kapısında belirdiğimde babam telaşlanıyor. Hemen koluma girip tabureye oturmama yardım ediyor. "Ben uyandığımda sen hala uyuyordun, uyandırmak istemedim, sessizce kahvaltı edeyim dedim. Anlaşılan uyandırdım seni" diyor. Cevap vermiyorum. "İyi misin diye"  soruyor babam. 

"Kim o diye" soru ile karşılık veriyorum. Hala roller kafamda oturmuş değil, kocasından hesap soran bir kadın gibiyim. Babam önce utanıyor, sonra haylazca bir gülümseme beliriyor dudaklarında. Dalga geçtiğimi falan sanıyor olmalı. Önce bu tavrına uyuz oluyorum, masadan bir şeyler alıp kafasına atmak geçiyor içimden. "Cici annen" diye cevap veriyor, "hep isterdin ya bir tane cici anne" diyor.

Gülümsemesi o kadar sıcak ki, kimse artık o kadın, onu düşündüğü çok belli. Bir anda kafam yerine geliyor. Az önce ciddi olan tavrımı şimdi rol olarak devam ettiriyorum. Kollarımı göğüsümde birleştirip, "anlat, kimdir, nedir, nerede tanıştınız, tüm detaylar, tarihler..."

"Zor günlerdi" diye başlıyor söze, "sen... sen uyudun" sanki başka bir şey söyleyecekmiş de, söylememiş gibiydi. Koma diyemiyor hala, sanki koma dese, ben gene komaya gireceğim gibi hissediyor. Sonra kadını ve nasıl tanıştıklarını anlatıyor. "Tüm günü ve geceyi hastahane kantininde senden gelecek iyi haberleri bekleyerek geçiriyordum. Hafta da sadece bir kaç saat eve geliyor, duş alıp kıyafetlerimi değiştiriyordum. Teknolojik ilerlemeye hiç bu kadar şükür etmemiştim. Elektronik postalar, anlık iletiler ile işleri idare etmeye çalıştım. Durumun o kadar sabitti ki, ne bir ilerleme, ne bir kötüleşme... Hiç bir değişiklik olmadan öylece uyuyordun. Pek hoş olmayan günler geçirdim anlayacağın. Sesini çok  özledim birde." Yaşarmış gözleriyle baktı bana "Ah neyse boş ver geçti gitti o günler. Şimdi Dertleşmenin ne yeri ne de zamanı ."

"Daha konuya bile gelemedin ki, bu hızla gidersen kadınla nasıl tanıştığını anlatamadan ikimizde yaşlanacağız zaten, sadece gelelim aşık çocuk" diyerek devam etmesini istedim.

Kötü zamanların hatırası yavaş yavaş silindi yüzünden "Sen bir yere kaçmıyordun, işler internetten halledilemeyecek kadar birikiyordu, ben de işe geri döndüm. Bir süre yoğun çalışmam gerekti. Kendimi işe vermek biraz olsun iyi gelmişti. Aklımı senden ve senin durumundan farklı şeylere yoğunlaştırdım. Bir süre için daha iyiydim, sonra doğum günün geldi. Bir pasta aldım ve hastahaneye geldim. Ne olur ne olmaz, pastayı odana sokmadım ve kantinde doğum günü mumlarını hastahane bahçesinde kendim yaktım, kendim üfledim. İşte Yasemin ile o zaman tanıştık."

"Oh be sonunda adını öğrenebildik" diye bölüyorum konuşmasını. "Sır değildi zaten" diyor.

"Bilemiyorum artık, neyse sonrası gelsin"

"Senin ününü duymuştu. Uyuyan güzel... O da annesi için hastahanedeydi. Yanıma gelip senin durumunu sordu, sonra ben ona pasta ikram ettim. Senden, annesinden falan konuştuk. İlk muhabbetimiz pek iç açıcı değildi. Annesi yıllar önce felç geçirmiş, hem onun bakımı, hem iş güç kariyer derken evlenmeye vakit bulamamış. "Evde kalmışlığım benim için bir referans mektubudur" demişti bir kere. "Okunduktan hemen sonra imha edilesi gereken." Keşke kendinizi bu kadar ihmal etmeyiniz demek istedim, sonra hak verdim ona. Yanlış anlama ama, ben de kendimi ihmal etmiştim. Sen hep söylerdin zaten bunu ama, bir başkasında görmeden, aynada yansımasını görmeden anlayamadım."

"Etmeyiniz efendim" diye atılıyorum hemen. "Biz kendimizi paralayalım beyefendi anlasın diye, kadın bir ayna tutup kahraman olsun, biz suçlu olalım. Oh ne ala memleket"

"Kızmayınız hanımım, bu işler böyledir, anne baba çocuğuna en doğruyu öğütler, ama çocuklar dışarıdaki arkadaşlarına uyar ya, öyle düşünün. Biraz ters oldu ama, idare ediniz." diyor babam. Uyandığımdan beri ilk defa onu bu kadar neşeli görüyorum. "Kadının burada olmasına gerek yok, bahsi bile seni neşelendiriyor" diyorum. "Öyle" diye cevap veriyor. Adamın keyfi yerinde. 

Masanın diğer tarafındaki sürahiye uzanmaya çalışıyorum ama kolum yeterince uzun değil. Babam benim çabamı izliyor, herhangi bir yardım teklifinde bulunmuyor. Yardım etmediği yetmezmiş gibi ",Profesör Gadget (gecıt) gibi uzayan kolların olsun ister miydin?" diye dalga geçiyor. Kendimi zorlayıp kalçamı biraz kaldırıyorum ve yeterince uzatıyorum kolumu. Sürahiyi kendime çekip babamdan bir bardak istiyorum. "Sen elden ayaktan düşecek kadar yaşlan, aynı muameleyi göreceksin" diyorum. "Eeee ne zaman gelip isteyecek Yasemin hanım seni?"

"O değil, ben onu istedim. Annesi göçmeden bir kaç gün önce, aklı yerindeyken istedim. Annesinin kırkını bekliyorduk, otuz sekiz de sen uyanıp işi bozdun. Bir ara kasten yaptığını bile düşündüm. Neyse, öyle bile olsa iyi ki uyandın."

Adam biz uyurken evlenecekmişti de neredeyse iyi mi? "Bileydim sıkardım dişimi üç gün daha" diyorum. 

"Biraz daha beklerse patlayacağını sanmam ama, en yakın zamanda evlenmemiz gerek sanki" diyor babam. Eh bu kadarı da biraz fazla, adamın sevgilisi olduğunu öğreneli 15 dakika oldu, en kıza zaman da evleneceğim diyor bir de. "Davetiyenizi yazardım ama, bu titreyen eller ile yazım baya kötü olur" diyorum. "Sen onu dert etme, biz o işleri çoktan hallettik, iş gün alıp imza atmaya kaldı artık" diyor büyük bir şevkle. Ortam gitgide çirkinleşiyor, "ben karı isterem" diye kulağına vursa şaşırmayacağım. Diyet mamamı yeyip günlük egzersizlerim için mutfağı terk ediyorum.

Yasemin ile bir kaç gün sonra tanışıyoruz. Beni hastanede ziyaret edenlerden biri de oydu. Arkadaşlarım, hastahane çalışanları falan derken kim gitti kim geldi pek anlamıyordum zaten. Arada tanımadığı çok kişi kaynamıştı, demek Yasemin hanımda onlardan biriydi. Hoş alımlı bir kadın, çok da sıcak kanlı. Yapmacık bir anne rolüne soyunmuyor. Bir abla gibi yaklaşıyor bana. Babam ile arama girmek istemediği sürece sorun yaşayacağım biri değil. 

Günler geçiyor, haftalar, sonra aylar. Kontrollere düzenli olarak gidiyorum. Görmem ve mekanik hareketlerimde ilerleme var. Yavaş ama, olsun. Komaya neden girdiğimi herkes biliyor olmalı, fakat kimse konuşmuyor. Ben de düşünmek ya da bu konu hakkında bir şey sormak istemiyorum.

Ellerimi tam kullanabilemeye başladığımda, ilk tuttuğum şey bir kalem alıyor. Hayata ikinci defa doğarsanız, hayatın ne kadar güzel olduğunu daha iyi anlarsınız. Aldığınız her nefes bir şiiri hak eder. Aklıma gelen her şeye şiirler yazıyorum. Gücüm yettikçe yazıyorum. Beğenmezsem, hata bende değildir, kalemden kaynaklıdır diyorum. Ah bir de gözlerim bu kadar çabuk yorulmasa da, bir şeyler okuyabilsem. Yatağımın üzerinde hep kitaplar olurdu, şimdi sanki süs eşyaları gibi kitaplıkta sıralı duruyorlar. Onlara sesleniyorum bazen yattığım yerden "yazıyorum diye unutmadım sizi, gözlerim tam olarak düzelmedi daha, kusura kalmayın." diye fısıldıyorum onlara. 

Babamın nikahına 21 kişi davet edildi. Bu benim uyandığım yaşımdı. Babam uğurlu olduğunu düşündü. Kırk yaşındaki adamın inançlarına bakın. Çok olgun adam gerçekten diye dedikodusunu yapıyorum Yasemin ile. Sevgilime her şeyi de, ama olgun deme zaten diyor. Bana da deme diyor. Çünkü aşık olmak olgunlara göre değilmiş. Aşık olmak delilere göre imiş. Kırk yaşında gelinlik giymek imiş." Bu bir konu hakkında bir şeyler yazmalıyım öyleyse, iki deli ile birlikte yaşayacağıma göre, aklımda kalsın. Söz uçar yazı kalır" diyorum. "Senin yanında olduğum her an, bir deli kadar mutlu olacağım" diyor babam, müstakbel karısına. Neden bilmem, kıskanmıyorum bu sefer. 

Hayatım normale dönüyor. Sanırım iyileşebileceğim kadar iyileştim. Dışarı çıkıyorum, arkadaşlarım ile buluşuyorum. Bir daha ki dönemde okula tekrar başlamaya hazırlanıyorum. Başıma bu iş geldiğinde üçüncü döneme başlamak üzereydim. Uyanalı neredeyse üç yıl kadar oluyor. Her şey yolunda. Her yıl doğum günümde günün tamamını birlikte geçiriyoruz. Kocaman bir pasta alıp üç kişi afiyetle yiyoruz. Sanki babam ve üvey annemle değilde, 19 yaşına yeni girmiş iki ergen ile birlikte yaşıyorum gibi geliyor bazen. Babam için ikinci, Yasemin için ilki olmayan ikinci baharı yaşıyor gibiler. Ve onlar bu bahara girdiğinde de, yaşarlarken de ben oradaydım, yanlarındaydım. 

Babam ve Yasemin, evlendiklerinde beni yalnız bırakamayacakları için balayına gidememişlerdi. Artık iyileştiğime göre, bir seferlik olsun bensiz tatile gitmelerine izin verdim. Babam beni evde yalnız bırakma fikrine pek sıcak bakmasa da, her gün bir arkadaşım benimle kalacak yalnız kalmayacağım dememle ikna oldu. Gene de bir gözü arkada kalacak gibiydi. Tatili boyunca beni günde 20 kere falan aramasına hiç şaşırmadım. 

Onlar tatildeyken, babama söz verdiğim gibi her gün bir arkadaşım gelip bizde kaldı. Bazen birden fazlası. Tüm haftayı dedikodular ile geçirdim. Asla evlenmeyeceğini iddia edenlerin ilk evleneneler olmasını mı istersiniz, yüksek not için hocalara vermeye hazır olan namus bekçisi kızlarımı. Ben uyuduğum zaman, her şey daha basitti sanki diyorum, o zamanlar daha küçüktük :) diyorlar, ikinoktaüstüsteparantezkapat kadar sahte sahte gülümsüyorlar. Neredeyse tüm arkadaşlarım mezun oldular, ya yurt dışına yüksek lisansa gittiler ya da hayat dedikleri bir şeyin içine dalmış durumdalar. Annesinin getirdiği ceylanı afiyetle yiyen arslandan çok, leş bekleyip üzerine atlayan sırtlanlar gibiler. Belki uyumasaydım, bende onlar gibi olacak ve değişimin farkına bile varmayacaktım. Çünkü hiç biri bir şeylerin farkında değil gibi. Çizildiği çok belli kalıplar ile yaşıyorlar ve dışarıya bir adım çıkmaya cesaretleri yok gibi.

Babamların dönmesine bu kadar sevineceğimi hiç düşünmemiştim. Yasemin'e çapkınca "nasıl geçti tatil" diye soruyorum, "Lüks ötesi bir otel, jakuzili banyolu, lcd tv'li, dvd oynatıcılı, yumaşacık yataklı bir otelimizde ve harika ötesi denizde..." deyip susuyor. 

Neden sustu ki? "Veeeee ateşli dakikalar geçirdiniz" diye dürteleyince, daha bir duruluyor. "Geçiriyorduk :)" diyor. En az arkadaşlarım kadar sahte sahte gülümsüyor. Bir sorun olduğu çok açık ama, ne yapmalıyım acaba dökülmesi için diye düşünüyorum. Babamın yaptığı bir şeyler canını sıkmış ve hala da sıkmaya devam ediyor gibi. Ya da yapmadığı bir şeyler.

Yasemin'in buruk hali bir kaç gün devam ediyor. Babam pek bir şeyin farkında değil gibi. Karı koca arasına girmek pek hayırlı sonuçlanmaz diye ben de üzerinde durmuyorum konunun. "Olur böyle şeyler" diyorum, geçiyorum. Geçmemek gerek aslında.

İlerleyen günlerde Yasemin'in iş yerinde geçirdiği süre artıyor. Eve ilgisi azalıyor. Sanki babam ile aralarına her gün bir mesafe giriyor. Babam da bunun farkında olmalı ki, onunla daha fazla zaman geçirebilmek için çırpınıyor. Ve bir sene böyle geçiyor. İlk defa bu yıl ki doğum günümü, onların tanışma yıl dönümünü bir arada geçirmiyoruz. Yasemin işi gereği başka bir şehre gidiyor, öyle sıradan bir şey gibi davranıyor ki bu güne...

Babam ve ben gene bir arada geçiriyoruz bu günü. Babama sorunun ne olduğunu sormak istiyorum, "keşke birlikte geçirebilseydik bu günü gene" diyorum, "beraberiz ya" diye cevap veriyor. "Daha beraber geçseydi keşke" diyorum. Onu konuşmak için zorlamak istiyorum. Sorun var, diyorum ve sen bana sorunun ne olduğunu bile söylemiyorsun diyorum. "Üzgünüm" diyor, gerçekten son derece üzgün görünüyor. Öyle can sıkıcı bir gece yaşıyoruz ki, dayanamıyorum. Babamın uyumasını bekleyip Yasemin'i arıyorum.

Gece geç saatte aramama rağmen ikinci çalışında açıyor telefonu. Nasılsın uyuyor muydun, ben uyuyamadım, uyuyamadım çünkü tüm gün ve gece kasvet ile geçti. Uyuyamadım çünkü babam ve senin aranda gözle görülür bir sorun var ve ben bunun ne olduğunu bilemiyorum. Son bir senemizi etkileyen bir şey bu ve ne olduğunu babamdan öğrenmem imkansız gibi. O yüzden geç meç dinlemeden seni aradım ve sen bana sorunun ne olduğunu söyleyeceksin diyorum.

"Sana istediğin gibi bir sene yaşatamadığım ve son derece önemli olan uykundan seni mahrum ettiğim için üzgünüm" diyor. Söylerken sanki sadistçe zevk aldığı bir cümle bu. Birlikte geçirdiğimiz dört yıl boyunca hiç sesini bu tonda duymamıştım.

"Ne demek istiyorsun?" diye soruyorum.

"Bir şey demek istemiyorum" diyor. Tartışmak istemediğini belirtiyor. Zorluyorum onu.

"Gereksiz bir konuşma bu" diyor. "Babandan duyman daha doğru olurdu ama, anlaşılan bu gece öğrenmeden rahat etmeyeceksin. Baban ve ben boşanmaya karar verdik."

"Başka biri mi var?" diyorum ki bu bir sorudan çok bir suçlama olarak çıkıyor ağzından.


İstemediği bir şey olduğunda, insan birilerini suçlamak istiyor. Kendisinden veya yakınlarından önce, olayın içinde olan diğerlerini suçlamak istiyor. Uzayan mesai saatleri, iş yemekleri, şehir dışı işleri, eve gelen hediyeler ki hepsinin üzerinde şirket logoları vardı.

"Evet, başka biri var" diyor, "O biri sensin, hep sen oldun."

Ne demek istediğini anlayamıyorum önce, ona nasıl bir rahatsızlık verdiğimin ya da ne yaptığım için başka biri olduğumu anlayamıyorum. Yazıyla bildir derdini falan demek istiyorum. Daha anlaşılır olsun, her şeyi açıkla o yazıyla demek istiyorum, hiç bir şey diyemiyorum.

O kadar kör oluyoruz ki bazen, en yakınımızda olan biteni göremiyoruz. Varlığımızın bile ne anlama geldiğini düşünmüyoruz. Kırkını geçen bir kadın, bir adama aşık olmayı başarıyor. Onun için deli oluyor. Her şeyi olmak istiyor onun. Bencilce ona sahip olmak istiyor, ancak önünde büyük bir engel var; adamın kızı. Onları asla yalnız bırakmayan, her zaman bakıma muhtaç olan kızı... Bir süre idare ediyor ediyor, kız artık yardıma muhtaç olmayacak hale gelene kadar. Sonra kocası ile, sevdiği erkek ile ilk defa yalnız tatile gidiyor. Tam üç yıl sonra oluyor bu ve "bam!" Adam günde yirmi kere kızını arıyor, aramadığı zaman bile tüm günü kızını merak ederek, onu düşünerek geçiriyor. Sadece ondan bahsediyor. Sevilen o kız, kadın için berbat bir sorun haline geliyor.

"Yanlış anlama" diyor kadın, "senin bir suçun yok, sadece, hayat böyledir işte. İstediklerimiz ile gerçekler arasında fark vardır. Ondan seni bırakmasını istemem ona haksızlık olur, senin varlığın sen istemesen de bana haksızlık! Yarım kalacak olsa bile, nerede bırakacağını bilmeli insan. Babana da bunları söyledim. Çabaladı, didindi, "seni ne kadar sevdiğimi hissedeceksin artık" dedi ve hissettirdi. Olamadı ama, bir şeyler hiç bir zaman olmadı. Bize birbirimizi getiren şey, sonunda bizi ayırdı."

Ne diyeceğimi ne yapacağımı bilemiyorum. "Yapılabilecek hiç bir şey yok artık " kafamda bir ses. "Hayır, pes edemezsin, bir yol her zaman vardır" diyor başka bir ses. Varlığımı sonlandırmak geçiyor içimden, daha önce denemiştim, gene yapabilirim diyorum. "Sorunlarından böyle kaçamazsın" diyor yeniden ikinci ses, " daha önce hiç bir işe yaramadı, daha çok  sorun çıkarmak dışında."

Sanki gözlerimin içinden değil, midemin üzerinden geliyor yaşlar. Karşı koyuyorum, ağlamak istemiyorum. "Çaresiz kaldığımızda yapabileceğimiz tek şey ağlamaktır" diyorum kendi kendime.

"Her şey mümkün, imkansız yok" ama bazen yapılabilecek hiç bir şey de yok.

5 Temmuz 2014 Cumartesi

Mızrap

Annemin bir huyu vardır, aklına bir şeyi taktığı zaman, illa olsun ister. Bu istek başka birini nasıl etkiler pek aldırmaz. Sonunu da düşünmez, tam bir Polet Alemdar gibi davranır. 

Yedi sene falan oluyor, evimizin neşesi, şirinlik abidesi ve tüy yumağı olan kedim ergenliğe gireli. Ev kedisi bakanlar o ilk azmayı bilirler. Karnı yere yakın tutmalar, popoyu havaya dikmeler, ağlar gibi miyavlamalar ve garip garip yerde yuvarlanmalar. Evde masumiyet biblosu gibi duran kedi "seviştirin lan beni, azdım ben" diye çığlıklar atar.

Bir gece kuzenle aldık bunu, koyduk kafese dışarı çıkardık. Nasıl bir koku yayıyorsa, 15 saniyede etrafımız erkek kedilerce sarıldı. Üç tanesini yakalayıp eve aldık, benim kedi ile birlikte odaya kapattık. Beş dakika sonra içeri girdiğimizde sağlam beslenmiş kedim diğer üç kediye de dayak çekmişti.

İşte bu benim ergenliğe giren kedime yardım için bulduğum yöntemdi. Annem ise daha da saçmaladı, babamla birlikte Aydın'a veterinerlik okuyan abimin yanına gitti. Hayvanı orada kısırlaştırdılar. Annemler geri döndü, kedi orada kaldı. Her gün git kediyi al diye kafamın etini yedi.

Mızrap bu oluyor, pena gibi ama tam pena değil.
İşte Mızrap ile kediye almaya gittiğim bu yolculukta tanıştık. Hem karikatürlerde, hem yol hikayelerinde rahatsız edici geveze yol arkadaşı geyiği vardır. İşte biz ikimiz de konuşmayı seven insanlar olunca, öyle bir geyik olmadı. 13 saatlik yolun 10 saatinde falan durmadan muhabbet ettik. Adam  nişanlısından ayrılmış, işinden ayrılmış kuş adasına tek başına kamp yapmaya gidiyordu. Ben öğrenciydim.

Bir yıl kadar sonra, kuzenim ve kız arkadaşımla Foça'ya müzik festivaline gidiyoruz. Yoldan önce bir şeyler içmek için taksimde buluştuk. Tuvalete giderken, adamın biri bana şişt pişt çekti, baktım mızrap abi. Yeni iş bulmuş, sevgili yapmış falan. Bir süre muhabbet ettik.

Bir yıl sonra, Arjantine gidecektim, yola çıkmadan iki gece önce gene karşılaştık. Bir yıl sonra, arkadaşlarımla Bodrumdan dönüyordum, hava alanındaki metroda bir karşıklık oldu, ben diğerlerinden ayrı bir vagona bindim, şak diye karşıma Mızrap oturdu gene. Adam gene işi değiştirmiş, ev almış, araba almış, nişanlanıp nişan atmış. Ben, hala aynı okul, hala aynı kız arkadaş, aynı mahalle, aynı hayat. Ve hala aynı aylaklık ve rahatlık.

Lan dedi, hyat sana güzel, bir kaç yıl daha çalışacağım, biraz para biriktireceğim, bir karavan alıp, evi kiraya verip basıp gideceğim dedi. Her beyaz yakalının hayali tabii bu dedim. Yok lan dedi, ben çalışayım edeyim, sen aylak aylak gez. Anladım hayat aylak olana güzel, az biraz finansal sağlayayım, basıp gidiyorum dedi.

İşin garibi adamı son bşir kaç yıldır hiç görmedim. Galiba benim aylaklık adamın hayatına dokundu, bastı gitti adam.

Not: Şimdi koca şehirde nerede karşılaşacaksın demeyin, son karşılaşmamızdan sora ben bir kere Fransa'ya bir kere de İran'a gittim. Eğer yola gittiysem, ya gidişten önce ya da dönüşten kısa süre sonra bu adamla karşılaşmalıydım. Kaderimde vardı.

4 Temmuz 2014 Cuma

Mahmut

Ah be oğlum, ah be Mahmut, karanlıklardasın gene. Sesleri duyuyor musun? Arkadaşlarının seslerini... Patlamış ampulü değiştirmeyi bile gürültüsüz halledemeyen bu adamlar, senin arkadaşların. Hatta kardeşlerin onlar senin, en azından hitap ederken.

Hiç istemiyorsun aslında o ampulün değişmesini. Karanlıkta oturmak istiyorsun, sessiz ve sakin. Kimse rahatsız etmesin seni. Seni, sana bıraksınlar. Neden geldin ki zaten buraya? Ömrün bu soru ile geçip gidecek senin be aslanım. "Neden geldim ben buraya?" Cevabını bildiğin ama kabul etmek istemediğin bir soru bu. Çünkü Mahmut, sen "hayır" demeyi bilmezsin. Hiç istemiyordun bu gece buraya gelmeyi, elindeki birayı içmeyi, ama iki ısrara "hayır" diyemedin, gene geldin. 

Bak, üç salakşörler, tek kişinin işini üç kişi yapmayı başardılar. Bu salak başarıları ile nasıl eğlendiklerini görüyorsun, "bravo beyler diyerek" diyerek, gülüşmelerine katılıyorsun. İçinden geldiği için değil de, şeyden. Sahi neden be Mahmut? Sadece katılmış olmak için, değil mi? Yoksa ne ampul takmaktaki beceriksizliklerini, ne de kendi söylediğin "bravo beyler" sözünü komik buluyorsun. "Eyvallah kardeşim" diye cevap veriyor, Doğan. Kardeşim sözcüğü ancak bu kadar samimiyetten uzak ve yavşakça telaffuz edilebilir. Sen de farkındasın bunun ama görmezden gelmeyi tercih ediyorsun. Tıpkı oturduğun bu kömürlüğün pisliğini görmezden geldiğin gibi.

Eskiden, henüz doğal gazla ısınmak ülkemiz sınırları içine girmeden önce, sen daha bebekken yani Mahmut, kömürlük kelimesi adının hakkını verirdi. Her kata ayrılmış ufak odacıklara, kışlık kömür yığılırdı. Ülkenin henüz doğal gazla tanışmamış bölgelerinde, hala adının karşılığını verse de, şimdi senin oturduğun bu kömürlükte, kömür yerine evde istenmeyen emektar eşyaların konulduğu odacıklar var. Aralarından emektar bir sehpa seçip, kömürlüğün tam ortasına yerleştirdiniz. Tozların birikerek katman haline geldiği yüzeyini silmek yerine, gazete kağıtları ile örttünüz. Aslında beyaz badanalı olan duvarlar, pislikten krem rengine dönmüş. Zeminin altında olan bu yerleşkedeki hava yeterince boğucu değilmiş gibi, çişiniz geldiğinde köşeye işeyerek ortamı daha boğucu kılacak sidik kokusunu etrafa yayıyorsunuz. Üzerini gazete ile örttüğünüz o gazete ile ne kadar hijyenik bir ortam yarattınız ama öyle. Hijyenden çok, berbat halinizin üzerine örtülen bir örtü gibi o gazeteler. Otoyol kenarında yatan, ölü bir bedenin üzerine örtülen cinsten.

Gazetenin üzerinde az biraz kuru et, eski kaşar, patates cipsi ve çiğ köfte var. Bolca da bira şişesi tabii... Soğuk şişelerden ter gibi akan sular gazete ile buluşuyor, altta kalan kiri pası ampul ışığına çıkarıyor.

Tüm bunları bile bile görmezden gelmek de zor olsa gerek? Başarılı delikanlısın, üniversite kazanmak bile daha kolaydı. Acaba okul arkadaşlarından birini şu ortama çağırsan, senin hakkında ne düşünürlerdi. Senin gibi burslu değil de, parasını çatur çutur ödeyerek okuyan tipleri biraz hayal etsene şu ortamında. Eh, hiç biri umurunda değil, eyvallah da, bari o güzelim Selin'i düşün şurada. Hani yarın birlikte dışarı çıkacağınız kızı. Şu ortamda telefondaki dijital fotoğrafına bile bakmaktan çekindiğin kızı bir düşün. Sen buraya mı aitsin, yoksa ona mı?

Sen fotoğrafa bile bakamazken, Ender tam karşında oturmuş, kız arkadaşı ile mesajlaşıyor. Durup dururken, "evlenirim aga ben bu kızla" diyor.

Doğan'ın yüzünden pis bir sırıtmanın gölgesi geçiyor, "evlen kardeşim, temiz kız" diyor.

"Ağğğbi, bence kaçırma yani" diyor Furkan.

"Sana mı soracağım lan, bok." diyor Ender, yaşına başına bakmadan yorum yaptığı için kızdığı Furkan'a.

"Sun lan sen" diye sahte sahte kızıyor Doğan da, Ender görmüyorken "devam devam" diye işaret çaktığı Furkan'a.

Sonra ikisi birlikte, bir yandan kızı över gibi görünüp, aslında ona yavşayan elemanlar hakkında Ender ile konuşuyorlar. Konuşmanın sonunda, Ender dolduruşa gelecek ve kız arkadaşı ile cep telefonu üzerinden kavga edecek. Belki de kapısına dayanacak. Zaten Doğan'ın istediği de tam olarak bu. Çocukluk arkadaşını bile gülünecek duruma düşürmekten çekinmez bu Doğan. Sende farkındasın ama, kanıtın olmadığı için susmayı tercih ediyorsun. İthamda bulunsan, bu adam kendisini öyle bir savunur ki, sen suçlu duruma düşersin.

Ara ara senden de onay istiyorlar, "ben bilmem" diyorsun, Ender'i sakin tutmaya çalışıyorsun. Aslında kıza yavşamış ve başarıya ulaşmış birini tanıyorsun. Tam yanında oturan Doğan, iki yıl kadar önce, daha kız on altı yaşındayken iş pişirmişti onunla. O kızı götürürken, Ender askerde bulaşık siliyor, tuvalet temizliyordu. Doğan sana ballandıra ballandıra kız ile yaptıklarını anlatmıştı. O sıralar Ender ile kız arasında bir şey olmadığı için, bunu Ender'e söylememeyi tercih ediyorsun. Bazı şeyleri bilmemek, ilişkiler için altın değerindedir diye düşünüyorsun, Ender adına karar veriyorsun.

Biralar Doğan'ın istediğinden önce bitiyor. Biraz daha içip Ender'i biraz daha şişirmek istiyor. Farkında mısın, bu ne getirecek sana? Sen son biranı içerken, Doğan, "daha içmeyecek miyiz yaaa" demeye başlıyor. Ender çekimser kalıyor, "Furkan ben gider alırım abi" diyor. Sana kalan rol ise, alınacak biraların parasını ödemek. Doğan senin maaş gününü senden daha iyi bildiği için, "para yok ya bende" deme şansın yok. "Yarın kız ile buluşacağım" demek zorunda kalıyorsun. Sanki kutsal bir şey gibi söylüyorsun, Doğan'ın senden para tırtıklamasına engel olacak bir şey gibi. Tabii ki bu kan emici yaratıkta öyle bir düşünce yok. "Yarın hallederiz kanka" diyor. Ah be Mahmut, inanıyor musun bu adama gerçekten. Bal gibi de yarın bu adamın arazi olacağının farkındasın, ama gene de "olmaz" diyemiyorsun. Furkan'a para verip herkese iki bira daha almaya yolluyorsun. Yarında dışarı çıkacağını göz önüne alırsak, bir aylık paranın büyük kısmını böylelikle iki günde tüketmiş olacaksın.

Parayı düşünürken, her zamanki sessiz halinden daha sessiz bir hal alıyorsun. Doğan "tamam kardeşim, takma yarın hallederiz, paran kalmaz bizde" diyor.

Bu delikanlıca girişi ile kafasını telefona gömmüş olan Ender'in de dikkatini çekiyor, "tabii lan" diye destek vermesini sağlıyor.

Bu ilk değil, daha öncede paranı tırtıklayıp "yarın vereceğiz" demişlerdi. Zaten bunu bile bile verdin parayı, bari sus. Susamadın ama bu sefer, "daha öncede öyle demiştiniz amk" deme gafletinde bulundun.

Ah be olum, bu adamlar ile ağız dalaşına giremezsin sen, Doğan bir konuşmaya başlıyor, saçma sapan örnekler, alakasız konular, sen de şunu yaptın, şu olunca bunu yaptın, gibi aklına bile getiremeyeceğin şeyleri sıralıyor. Sonun da hem bira ısmarlamış, hem de tam bir orospu çocuğu oluyorsun. Bari susaydın da sadece para kaybetmiş olaydın. Tartışacak cesareti de kendinde bulamayıp susuyorsun. Kabulleniyorsun. Furkan biralar ile geri geldiğinde, yeter ki sussunlar diye özür dileyecek duruma gelmiş durumdasın.

Doğan bir süre daha Ender'i gaza getiriyor. Kendisi iyi polis oluyor, Furkan kötü polis. Furkan kız ve çevresi hakkındaki tüm olumsuzlukları birer birer söylüyor, Doğan'da olur öyleler, ne var canım bundalar ile sözde bir savunma yapıyor. Ancak her seferinde ufak bir şüphe kalıyor ortada. Zaten bu bırakılan şüphe Ender'in kafasını tahta kurusu gibi oymaya yetiyor. Aslında nelerden bahsetmesi gerektiğini Furkan'a bildiren de Doğan. Çaktırmadan telefon mesajları ile Furkan'ı yönlendiriyor. Senin ses etmeyeceğinden emin olduğu için de, sana çaktırmama gereği duymuyor. Ender de ne az senin kadar edilgen durumda. Ara ara Furkan'a köpürüyor, her seferinde Doğan tarafından ikna ediliyor ve o şüphe zokasını yutuyor. Yarın öbür gün kız ile kavga etse, elinde Doğan'ı suçlayacak tek bir kozu bile olmayacak. Hatta ayrılmaları durumunda Doğan, "ben sana öyle yapma, etme demiştim, değil mi" bile diyebilecek durumda. Zavallı Ender, hem Doğan tarafından kazıklanacak, hem de  onu dinlemediği için kendi kendine kızacak.

Tüm bunları görüyorsun ama ara ara Doğan'a "yapmayın oğlum" diyen mimikler yapmaktan başka hiç bir şey yapmıyorsun. Doğan da karşılık olarak, "rahat ol, bir şey olmaz" jestleri yapıyor. En az Ender kadar zavallıca teslim oluyorsun ona. En az onun kadar kandırılıyorsun da bunun farkına bile varmıyorsun.

Çocukluğunuzdan beri burnunuzu her türlü boka sokmasına rağmen, hiç bir zaman suçlayamadınız Doğan'ı. Çünkü onun her adımı hesaplı, her sözü kitaplı. Küçükken üst mahalleden çocukların topunu çalar, kavga  çıkarır, siz kafa göz birbirinize girerken, o  "yardım çağıracağım" deyip ortadan kaybolurdu. Sonuç olarak siz kavgacı çocuklar olurdunuz, o mahallenin uslu çocuğu. 22 yaşına geldiniz, o her zaman tereyağ oldu, siz hep civa olmaktan kurtulamadınız. Son model telefonu o aldı, ama internet paketi bitmesin diye müziği Ender'in telefonundan açtı. En pahalı kıyafetleri o giydi, ama biraları sana iteledi. Cüzdanına bakmanıza gerek yok, ayaklarından tutup baş üstü havaya kaldırıp silkelesen, üzerinden senin cebinde olandan daha fazla para düşer. E takanak Necmi'nin oğlu o, senin gibi Mazlum'un oğlu değil.

Doğan Ender'in yeterince kıvama geldiğine inanınca, işemek için kömürlüğün köşesine gidiyor. Elinde kalan son biranın son yudumunu içerken, bir yandan da "biralar için sağ ol Mahmut" diye sana sesleniyor. Etrafa taze sidik kokusu yayılırken, bira şişesini sehpaya bırakıyor. Sizin her birinizin birası bitmekten uzakta, "size doyum olmaz" ben kaçacağım, yarın erken işim var diyor. "Furkan çıkmadan topla buraları" diye ekliyor.

Birasına fon dip atan Furkan, "abi dur bir şey konuşacağım senle" diyor.

"E iyi gel yolda konuşalım yürürken" diyor. "Siz halledersiniz değil mi lan buralı" diyor, iki mal olarak eyvallah çekiyorsunuz. Zaten bir kere şişeleri toplamanıza yardım etse dişimi kırarım.

Aslında sen de kalksan, ihale direk bu apartmanda oturan ve şu anda telefon ekranından sevgilisi ile kavga etmekte olan Ender'e kalacak ihale. Ama yapamazsın ki sen bunu. Sidik kokulu ortamda sadece ikiniz kalınca "ne yapayım olum ben" diye sana soruyor Ender. Kavga ettikleri ortada. Pek karışmak istemiyorsun, sadece "çok şey yapma" gibi saçma sapan bir şey söylüyorsun. Ender de, "kime ne soruyoruz zaten amk" der gibi bakıyor sana, susuyorsun.

Biralar bittikten sonra, bir kaç sokak yukarıdaki evine salına salına yürüyorsun. Gene fazla kaçırmışsın birayı, o koca cüsse, her adımda yeri sallayacağı yerde, kendi sallanıyor. Anahtarı bir kaç denemeden ancak deliğe yerleştirebiliyorsun. Olabildiğince sessiz giriyorsun eve, bir de o koca cüssen karanlıkta sağda solda olan şeylere çarpmasa, başarılı bile olursun. Temizlik kovası, ütü maması ve bilimum ev eşyası, dar koridoru senin için mayın tarlasına çevirmiş durumda. Babanın salonda tekli koltukta uyumuş olduğunu bilmek için, görmeye ihtiyacın yok. Dev gibi adam, o tekli koltukta oturur vaziyette uyuyor yıllardır. Çalışmayı bıraktı bırakalı... Sahi kaç yıl oldu bu adam işi gücü bırakalı? Takmıyorsun da onu, anneciğine üzülüyorsun. Kadıncağız pastahanede çalışarak evi döndürmeye çalışıyor. Zaten ona daha da yük olmamak için yarı zamanlı çalışıyorsun sende. Eline iyi kötü bir para geçiyor, gene de annenden destek alamadan yaşayamıyorsun. Parayı bu geceki gibi çarçur edersen, tabii annenden para almaya muhtaç olursun.

Kendini yatağa bırakmayı başardığında, en az bu gece üzerinde içki içtiğin pis sehpa kadar eski olan yatağın yayları isyan çığlıkları atıyorlar. En ufak bir kımıldaman, hiç de senfonik olmayan bir gıcırtı resitaline dönüşüyor. Alkolün etkisinde olmadığın ya da yorgunluktan ölmediğin gecelerde bu yatakta uyumak tam bir işkence oluyor sana. Neyse ki bu gece sana değil, yatağın kendisine işkence olan gecelerden.




Sabah gözlerini açmadan, kulakların açılıyor. Babana söylenen annenin sesi ile uyanıyorsun. Konu tabii ki para... Bir kaç gün içinde kendisine verilen parayı hiç eden baban, annenden para istemesi üzerine kahvaltı niyetine papara yiyor. Zaten ağrıyan başına, hiç de sakinleştirici gelmeyen sesler eşliğinde yataktan kalıyorsun. Her adımda kafan zonkluyor. Uyumadan önce bir bardak su içmezsen, olacağı budur. Mutfağa vardığında dün gecenin alkol eşliğinde geçtiğini anlamaları pek de zor olmuyor. Annen "babası ne ki, oğlu ne olsun?" diyerek öfkesinden sana ayırdığı payı hemen ortaya döküyor. Cevap verecek enerjin yok. Usulca sürahiye uzanıp kendine bir bardak su dolduruyorsun. Annenin çenesinden çıkan seslerin ne olduğunu pek anlamıyorsun ama paparanın senin üzerinden devam ettiğinin farkındasın. "Biraz huzur" diye içinden çığlıklar atsan da, tek kelime çıkmıyor ağzından.

Babana bakıyorsun, eğmiş kafasını, mazlum mazlum oturuyor. Zaten adamın adı bile Mazlum be oğlum, ne yapacaktı ki başka. Suçlu olsun olmasın, ona her bağıran karşısında böyle büküyor zaten boynunu. Eskiden iyi kötü çalışır, evine bakmaya çalışırdı, bir süredir eve para da getirmeyince, iyice annen karşısında ezilir oldu. Erkekleri hadım etmenin en iyi yolu çüklerini kesmek değildir.

Annenin dır dır ile yaptığı fon müziği eşliğinde babanı izliyorsun. Bakışlarında be bir sevgi var, ne de bir saygı be olum. Sanki babana değil de, savaşta rezil olmuş bir ordu komutanına bakıyorsun. Cüssesinden herkesin korktuğu adamın, nasıl bu kadar ezilebileceğini düşünüyorsun. Baban senden bile daha iri, neredeyse iki metre boyu var ve bin kilo falan olmalı. Ama maddi olarak annene bağlı olmayı seçtiği günden beri, fiziği olmasa bile, ruhu her geçen gün daha da ufalıyor.

Annen sabah azarını bitirip, tembihe başlıyor. Sana yaptığı tüm tembihler "BABAN GİBİ OLMA" temeli üzerine kurulmuş. Sana tembihleme yüklerken, babana "işe yaramaz, adam değil, erkek müsveddesi vb" tabirler savuruyor, babanı senin yanında etkin biçimde aşağılamaya devam ediyor. Kadın acımasızlığı, terör rejiminden daha beter olabiliyor. Bu kadar aşağılamaya maruz kalan kişi baban olmasa, "kadın haklı" demek ne kadar kolay olurdu, değil mi? Annen saydırdıkça, acır gözler ile babana bakmaya devam ediyorsun. Baban bir an kafasını kaldırınca, o bakışlarını yakalıyor, mümkünmüş gibi daha da eğiyor kafasını. Kalbinin en derinliklerinde, garip bir merhamet duygusu hissediyorsun babana karşı. Sonra mutfaktan ayrılıp salondaki koltuğa atıyorsun kendini. Bütün dırdırından sonra, annen babana biraz para veriyor, adam kafasını kaldırmadan, sessizce, adeta bir sürüngen gibi evden çıkıp gidiyor.

Bitti mi işkence Mahmut? Biter mi be! Baban gidince annen yanına geliyor. Az önce sinir ile söylediği her şeyi bu sefer ağlayarak söylüyor. Tamamen aynı sözler olsa da, bu sefer daha bir dokunuyor sana. Ağlayan kadına hak veriyorsun. İşte bu kadar aptalsın sen aslında, söylenene değil, nasıl söylendiğine bakıyorsun. Annen için üzülüyorsun. Aman oğlum, güzel oğlum, zeki oğlum, baban gibi sorumsuz olma oğlum. Kocadan yana gülemedi kaderim senden bari gülsün oğlum.

Tuğla kadar ağır bu beklentiye zaten çocukluğundan beri aşina olmalısın sen koçum. Baban henüz çalışmayı bırakmadan önce bile annen hep senden beklerdi. Her sınavından önce "iyi çalış, iyi çalış" diye kafanı ütülemesi ondandı. Getirdiğin her başarılı karnede, tüm tanıdıklarına övünmesi de ondandı, ilk düşük not aldığında sinir krizi geçirmesi de. Hep bekledi senden be Mahmut. Sen onun gelecek için tek umudusun ve sen de bunun farkındasın.

Günün tamamı anneni avutarak, babana karşı kinlenerek geçti Mahmut. Saat yaklaşıyor, Selin ile buluşacaksın ama daha ne duş aldın, ne dünden kalan bira kokunu gidermek için de olsa bir şeyler yedin. Annen sana yemek hazırlarken duşa giriyorsun. O tıkalı duş başlığından asla hızlı bir duş almanı sağlayacak tazyik beklememelisin zaten. Koca cüsseni yıkaman yarım saat alıyor neredeyse. Her gözenekten üçer beşer fırlayan o sakallarını kesmek de bir o kadar vaktini alıyor. Cildini kazırcasına tıraş olsan da, o sakalın gri izi suratında kalıyor.  En beğendiğin kotunu ve gömleğini giyiyorsun. Ve tabii, ne olur ne olmaz, en güzel donunu... Yemeği üzerine dökmemek için gösterdiğin dikkati sınavlarında bile göstermiyorsun. Annen hemen fark ediyor, ne bu hazırlık diye soruyor. Cevap vermeye utanıp susuyorsun ama, kıpkırmızı kesilen tenin seni ele veriyor. Annen de seni evden uğurlarken, "dikkat et kızlara yakışıklı oğlum" diye uğurluyor.

Evden çıkınca, cep telefonundan Doğan'ı arıyorsun. Utana sıkıla, dün "hallederiz" dediği mevzuyu, parayı soruyorsun. Cevap olarak şehrin diğer ucunda olduğunu söylüyor. Şaşırdın mı? Şaşırma. Ender'i aramaya gerek bile duymuyorsun, kesin o da bir yerdedir diyorsun.




Otobüse oturup buluşma mekanına doğru yol almaya başladığında, ne Doğan var aklında, ne baban, ne annen. Daha önce fragmanını bile yaşamadığın bir heyecan içerisindesin. Saat yaklaştıkça, Selin yaklaştıkça tüm hücrelerinde bir karnaval başlıyor sanki. Midende mecazi olarak uçuşan kelebeklerin gerçek olduklarına yemin edebilirsin. "Ne ayaksın olum sen" diye sorsak, verecek cevabın bile yok. O kadar heyecanlısın ki, bunun ne türden bir buluşma olduğunu bile düşünemiyorsun. Arkadaşça mı, yoksa ötesinde mi?

Bir ödev için ortak çalışma yapmak için tanıştınız. Daha öncesinde, sadece ufak tebessümler ile birbirinize selam verirdiniz. Aynı dersleri iki yıldan beri almanıza rağmen muhabbetiniz "merhaba - merhaba"dan öteye gitmemişti. Gerçi girdiğin her derste, gözlerin hep onu arardı. Bu iki yıl boyunca hep uzaklardan izlerdin onu. Bu süreçte iki tane kızla birliktelik yaşamış olsan da, hep aradı gözlerin onu. Düz siyah saçlarına, açık ten cildine, kocaman ve kapkara gözlerine bakmaktan hep zevk aldın. Bu kıza olan ilgini bırak ona ya da o iki geçmiş zaman sevgilisine, kendine bile belli etmedin. En azından sen öyle sanıyorsun.

Ve iki hafta önce, adı kutsal olası ders, adı kutsal olası doçent ve adı kutsal olası ödev sayesinde birlikte çalışmaya başladınız. Kütüphanede geçen o yoğun çalışmalı saatlerin her salisesi kutsaldır sana. Kalın kalın kitapların her birinin "hatalı noktalı virgülüne" bile taparsın. Kütüphanenin o sessiz ortamında, aşk şarkısı gibi gelen o fısıltılı sesi ile Selin... Sevmedin sen bu sürede onu, taptın. Kimsenin uğraşmayacağı kadar uğraştın bir ödev ile. Bu kadar çalışmayla doktora tezi yazardın da ama ne yoruldun, ne de sıkıldın. Ortaya tam puanlık bir ödev çıktı, bir de ondan gelen " e bu cuma kutlayalım bunu" teklifi. İki gündür içinde tutuğun o heyecan, şimdi tüm yoğunluğu ile vücudunu sarsıyor. O kadar yoğun ki, trafiğe de yansımış, trafik ağır ağır ilerliyor. Geç kalmış olduğunu Selin'den gelen "Vardım ben, neredesin?" diyen mesaj ile anlıyorsun.

İnip koşa koşa gitmek geçiyor aklından ama genede yarım saati bulur varman. Mecbur trafiğe küfür edip, durumu bildiriyorsun. Bir de abartalı bir özür diliyorsun ki, "önemli değil canım, ne olacak" diye bir cevap geliyor. Yaşlı deden kalp krizi geçirse, İstanbul'un bunalmış şoförleri ambulansa yol vermese, trafiğe bu kadar küfür etmezdin. Öyle ya da böyle varacaksın be oğlum, ne bu sinir? "Ben "bilmem nereye" oturuyorum, gelirsin oraya" diye mesaj da geldi, tam oldu. Neresi olduğunu bilmediğin bir yere çağrılmaktan daha beteri, "orası neresi" diye sormak istemeyeceğin birinin seni çağırması. Neyse ki taş devrinde değilsin de, cep telefonu ve internet kombinasyonu ile mekanı zor da olsa buluyorsun. Bu şehir daha iyi haritaları hak etmiyor mu sence de?

Mekana vardığında tüm trafiğe ettiğin küfürlere devam ediyorsun. Çünkü, sen geç kaldın ama başkaları geç kalmamış. Selin'i yanında 3 kişi ile muhabbet ederken buluyorsun. Yüzündeki o heyecan ile mutluluk karışımı ifade biraz olsun siliniyor, ki bu senin için gayet iyi bir şey, çünkü suratında öyle bir ifadeyle yanına oturacağın kadının senden korkmaması elde değildi.

Oturdukları masaya doğru yürürken masadaki tanımadığın iki kız ve bir herifin kimler olabileceği hakkında binlerce tahmin geçiyor aklından. Nasıl bir tepki vermen gerektiğinden de emin değilsin. Onlarla oturmaya devam mı edeceksiniz, yoksa farklı bir masaya mı geçeceksiniz? Sen tutumunu belirlemeye çalışırken, seni fark eden masadaki tanımadığın herif oluyor.

Herifin görünüşüne dikkat eden biri olduğunu ilk bakışta anlar insan. Saçı belli ki senin adını bile bilmediğin bir kuaförler zincirinde kesilmiş, sakallar bilerek uzun bırakılmış. Sarıya çalan bir renkleri var. Üzerinde boylamasına mavi çizgili, kısa kollu yazlık bir gömlek var. Üstten üç düğmesi iliklenmemiş ve herifin kıllı göğüsü açıkta kalmış. Spor salonunda zaman geçirdiği, en azından bir zamanlar geçirdiği belli. Senin doğuştan gelen iriliğin kadar olmasa da, bu herif de ülke normallerinin üzerinde bir iriliğe sahip. İlk görüşte aşka zaten inanırdın, şimdi ilk görüşte nefrete de inanıyorsun.

Herif, eliyle seni Selin'e işaret ediyor. Selin kafasını arkaya çeviriyor, seni görüyor, eliyle sana "buradayım, gel" diye işaret ediyor. Bir yandan da gülümsüyor. İşte bu gülümseme, sana Selinle aynı masada oturanları da, barı dolduran kalabalığı da unutturuyor. Kalabalığı yara yara ona doğru yürüyorsun. Selin garsona dönüp boş bir sandalye getirmesini rica ediyor. Sandalye beklenirken, sen masaya varmış, Selin'in yanında ayakta dikiliyorsun. Seni herif ve diğer iki kişiye taktim ediyor, sonra da onları sana.

"Liseden arkadaşlarım" diyor. " Seni beklerken burada karşılaştık, yalnız beklemeyeyim diye bana eşlik ettiler sağ olsunlar. Uzun zamandan beri de görüşmüyorduk zaten iyi oldu." Ozan, Begüm ve Gizem ile tanışıyorsun. Begüm bangır bangır lezbiyenim ben diye bağırıyor. Kısacık saçları, sert bir surat ifadesi ve Ender'den bile daha erkeksi tavırları var. Gizem'in beline sıkıca sardığı kolundan, Gizem'in de onun sevgilisi olduğunu anlamak güç değil. Başka zaman olsa, masada buluna iki lezbiyen  sana ilginç gelirdi. Haklarında bir şeyler öğrenmek istedin ama Selin ile dışarıda buluştuğunuz bu ilk gecede, onlar senin için sadece rahatsız edici figüranlar olarak kalacaklar. Çekim süresinde sürekli kameraya çaktırmadan baktığını sanan, tüm çekimi berbat eden zararlı figüranlar.

Sonunda sandalye geliyor, Selin'in yanında yerini alıyorsun. Koca cüsseli iki adam olarak masayı sıkıştırdığınız içinde gayet yakınsınız Selinle. Sırf bu yakın oturuş için rahatsız edici sineler olarak gördüğün lise arkadaşlarına ufak bir şükran duyuyorsun.

"Ne oldu ya, çok mu trafik vardı? E İstanbul canım ya, ne zaman olmuyor ki, sıkış takış yaşıyoruz." gibi bir muhabbete başlıyorsunuz. Sadece sen ve Selin'in içinde olduğu bir muhabbet. Masanın geri kalanından izole gibisiniz. Artık pek de rahatsız olmuyorken onlardan, "Biraz da bize bırak Selin'i, sen okulda her gün görüyorsun zaten" diyor, adı Ozan olan herif.

Ve Selin'in sadece sana ayırdığı zamanın böylelikle sonuna geliyoruz. Ozan öncülüğünde lise anıları konuşulmaya başlanıyor. Bazı insanlar, hiç bir alakalarının olmadığı konularda bile konuşabilirler, sen onlardan değilsin be Mahmut, tamamen yabancı olduğunu hissediyorsun bu masaya. Zaten pek konuşmazsın ama iyice korkuluk gibi oldun. Onlar kendi anılarını kendileri anlatmak için bir birileri ile yarışırken, sen öylece susup dinliyorsun. Garsonun getirmiş olduğu biranı içiyorsun. Bira bitiyor, yenisi geliyor. Tuvalete gitmek için masadan kalktığında masada bir ses eksilmiyor. Döndüğün zaman konuyu değişmiş buluyorsun. Lise anılarından nasıl politikaya döndü acaba muhabbet? Sen masaya tekrar oturduğunda Ozan "NATO ülkelerdeki muhalefeti ezmek için kurulmuş bir örgüt zaten arkadaş" diyor. O kadar kendinden emin bir ses tonu ile söylüyor ki, duyan NATO kurulurken oradaydı sanır. Bu cümleyi ne üzerine söyledi bilmiyorsun ama, alt metin gayet açık. "Ben bilirim"

NATO'dan girip Küresel Isınma'dan çıkmayı başarıyor Ozan. Kollarını masanın üzerine yaymış, bacakları sıkışık durumunuza göre fazlasıyla açık durumda ve dimdik oturuyor. Her hareketi, her sözü ile "Burası benim Meksika'm" diyor. Köpeklerin idrar kokusu ile bölgelerini belirlemesi gibi bir şey yapıyor ve sende bunu fark ediyorsun.

Bölge için savaşacak mısın?

Pek savaşacak gibi değilsin. Ara sıra ufak onaylar vermek, saçma bir detay hakkında soru sormak dışında hala pek konuşmuyorsun. Bunu yapan sadece sen değilsin, masadaki kızlarda sadece onaylıyorlar onu. Onaylandıkça, abartmaya başlıyor Ozan. Konuşması git gide daha bir vaaz havasını alıyor. Sanki siz cahillere, hayat dersi veriyor gibi anlatıyor her konuyu. Hızlandırılmış hayat dersi gibi... Her konuda bir fikri var da, ne kadar bilgisi var tartışılır. Pek çok konuda kulaktan duyma yalan yanlış bilgiler ile fikir üretmiş olduğunun farkındasın ama ağzını açıp tek bir karşı fikir ileri sürmüyorsun. Aksine, saçma sapan tezlerine bile çanak tutuyorsun. Aptal bir kralın kurnaz dalkavuğu gibisin Mahmut, kralına dev aynası tutuyorsun, o da coştukça coşuyor.

İkaros gibi balmumundan kanatlar ile yükseldiğinin farkında değil. Tek yapman gereken, güneşe daha çok yaklaşmasını sağlamak. Böyle bir yükselişin düşüşü olacağı o kadar aşikar ki, görmemek için kör olmak ya da uçmak gerek.

Hayatında ilk defa tam bir orospu çocuğu gibi davranıyorsun. Tabii ki bir kadın için yapıyorsun bunu.

Söz dönüp dolaşıp kadınlara geliyor. Ozan o kadar uçmuş ki, masadakilerin üçünün kadın, birinin de sen olduğunun farkında değil. Daha doğrusu senin kim olduğunun farkında değil. Daha yirmili yaşlarının başında olmasına rağmen, kadınlardan çok çekmiş, iflah olmaz bir romantik rolünü oynuyor. "Ah azizim, vah azizim" sularında dolanıyor. İşte vakti geldi, bir iki çanak soru ile onu sert bakışlı lezbiyen Begüm'ün kucağına atıyorsun. "Kadınların erkekleşmesi" üzerine bir tirat atarken, bir kaplan gibi üzerine atılıyor Begüm.

Bingo.

Kralın düşüşü ağır oluyor. Masadaki tüm kızlar ile tartışmaya girmek zorunda kalıyor ve sen, onun sadık hizmetkarı sandığı sen, kızlardan tarafta saf tutuyorsun. Mutlak bir bozgun. Feminizmin çılgın öfkesi altında kalıyor. Önce masanın üzerinde duran kollarını iki yanına alıyor, sonra yaymış olduğu bacaklarını topluyor. Omuzları çöküyor, boynu bükülüyor. Sonun da çenesi kapanıyor. Sen ve diğer kızlar farklı konulara girerken, o sus pus kalıyor.

Tebrikler, tek bir mücadeleye girmeden, kendini açık etmeden zafer kazandın. Sen bu işi Doğan gibi bir ustadan öğrenmişsin, bu Ozan bebesi nasıl seninle mücadele etsin. Tezgaha yata yata öğrenilir tezgah, değil mi? En büyük bozgunlar, zafer kazandım sanırken yaşananlardır. Bu senin için de geçerli, az sonra yaşayacağın gibi.

Gecenin geri kalanında kazandığın mücadelenin neşesi ile söylüyorsun biraları. Gece yarısına kadar altı birayı mideye indirdin bile. Yavaştan başın dönmeye kendini sarhoş hissetmeye başlıyorsun. Bu nedenler son biranı elinden geldiğince yavaş içtin. Gene de masanın geri kalanından hızlıydın. Yedinciyi söylüyorsun. O da bitiyor. Daha fazla içecek misin? Sen garsonun boş bardağını görmemesi ve bir bira daha isteyip istemediğini sormaması için dua ederken, Gizem'in "kalksak mı artık buradan?" sorusu imdadına yetişiyor. Keyfi kaçmış olan Ozan onaylıyor, Begüm Gizem'e uyuyor. Selin ise gece burada bitmesin ister gibi, "eve mi gideceksiniz" diye soruyor.

"Ben sana uyarım" diyorsun Selin'e. Kızlar bir dans mekanına gitmekten bahsediyorlar. İçinden, "siktir et bunları gitsinler, biz ikimiz kalalım" demek istesen de, diyemiyorsun. Ozan'ın adını ortaya attığı mekana gitmeye karar veriliyor, hesap isteniyor. Ozan tüm hesabı ödemeye kalkıyor. Az önce feminist manifesto yazan Begüm'den ses çıkmazken, taşranın gururu olan sen kendi hesabını ödemek konusunda ısrarcı oluyorsun. Keşke olmasaydın. Bu mekanda yedi bira içmek, yarı zamanlı bir çalışanın bir aylık maaşının yarısına denk düşüyormuş. Ozan'a para verirken sanki kendi payını ödemedin de, Ozan seni soydu gibi hissediyorsun.

Yeni mekana doğru  yol alırken Selin yanında yürüyor. Sana bir şeyler anlatıyor ama, sadece nazikçe gülümseyip arada "hı hı" diyorsun. Aklın az önce ödediğin hesapta ve ayın geri kalan günleri için cebinde kalan paranda. Selin durgunluğunu gecenin başında yorumlaması gereken konuya yorumluyor. "İstersen biz farklı bir yere gidelim" diyor.

"Artık çok geç be gülüm, cebimde bir hesap ödeyecek para daha kalmadı." diyecek halin yok. "Yok, ondan değil de, yarın sabah erken bir işim vardı, o geldi aklıma şimdi. Ben gelmesem daha iyi olacak, sen arkadaşlarınla git istersen." diyorsun. Akla ilk gelen yalanı söylemek gerçekten çok mantıklı canım kardeşim.

Biraz ısrar ettikten sonra, "peki canım" diyor.

Az önce mat ettiğin Ozan'a bırakıyorsun Selin'i. Adam sanki neler olduğunun farkındaymış gibi sinsi sinsi gülüyor. İçinden o salak suratını tek yumrukta uzun süreli bir hasara uğratmak geçiyor. Yapamazsın ama. Herkese iyi geceler dileyip yanlarından ayrılıyorsun. Cebindeki paranın son kalıntıları ile taksiye binip eve gidiyorsun. Daha eve varmadan, Selinden uzun bir mesaj geliyor. Bu gece böyle olduğu için özür diliyor, sana değer verdiğini söylüyor, en kısa zamanda, mümkünse yarın seninle tekrar buluşmak istediğini söylüyor. Alkolün verdiği yetki ile çapkın bir kaç söz daha yazıyor. Bu işin Selin tarafından oluru olduğu gayet ortada artık. Senin tarafından olamayacağının nedeni ise, cebinden gelen bozuk para tıngırtısında yatıyor.

En mutlu olduğunuz anlarda gelir vurur sizi gerçekler ve en mutsuz oldunuz anlarda gelir vurur sizi yalan rüyalar.

Yarın bir yerlerde buluşup çay içebilirsiniz. Pek para gitmez çay falan. O konuşma yapılır sevgili olunur. Peki sonra? Sonrasını yaşayabileceğin bir finansmanın var mı? Kızın saçındaki boya bile senin bir aylık yemek masrafına eşit gibiyken, nasıl bir ilişkiniz olabilir ki? Zengin kız ile fakir adamın aşklarını doyasıya yaşadığı bir kurgu değil ki hayat. Aslında bu kurguyu nefes aldığın bu dünyada yaşayanlar olduğunu biliyorsun. Ama sen o erkeklerden biri olamazsın değil mi? Senin bir gururun var, ne alakaysa? Okulda arkadaşlarının sana kahve ısmarlamasına bile müsaade etmiyorsun. sanki biri sana bir kahve alsa, aranızdaki maddi olanak uçurumunu ortaya koymuş olacak gibi hissediyorsun. Arkadaşların ile aranda böyle bir duvar örmüşken, Selin ile sevgili olabilmeyi en başından nasıl düşündüğüne hayret ediyorsun.

En bariz örnek baban zaten. Annenin ona nasıl davrandığı, bu hakkı nereden bulduğu geliyor gözünün önüne. Bir kaç yıl önce, baban henüz çalışırken, eve para getirirken annen ona böyle davranmazdı. Eğer bir erkek evine para getiriyorsa, o makbul olan erkektir. Eğer kadın az getiriyorsa, tam erkek değildir. Baban gibi hiç getirmiyorsa, işte o insan bile değildir. Hayır, yarın onunla buluşsan bile, sevgili olamazsın. Nedenini açıklayamazsın da. En iyisi, sanki ona karşı olan ilgini kaybetmiş gibi davranmak. Aşkını arzunu gönlüne gömmek.

Eve vardığında kararını verdin bile. Kararının acısını yaşamaya başladın bile. Acı çeken her canlı gibi, etrafına da acı çektirmeye müsait bir ruh halindesin. Evin ışıklarını açık görünce şaşırıyorsun. Saat gece yarısını çoktan geçmiş. Anahtar ile kapıyı açıp içeri girdiğinde babanı her zaman uyuduğu tekli koltukta gözleri açık buluyorsun. Oturmuş bir şeyler bekliyor gibi. Bir de onu çekemezsin şimdi. En güzeli odana doğru yol almak ama sana sesleniyor işte koca adam. Her çağrıya olduğu gibi, babanın çağrısına da boyun eğiyorsun ama memnuniyetsizliğin yüzünden okunuyor. Saklamaya gerek bile görmüyorsun. Eğer bu adam her baba gibi olsaydı, çalışıp ailesine iyi bir hayat sunmaya çalışsaydı belki yarın Selin ile tekrar buluşabilir, o konuşmayı yapabilir ve sonrasını da yaşayabilirdin. Babana bakınca, aşkını elinden çalan bir düşman görüyorsun. Ne dün senden para tırtıklayan Doğan, ne de şu an bir mekanda sevdiğin kadın ile dans ede Ozan düşmanın şu saatte. Sadece çalışmayıp hem annene hem sana yük olan bu koca cüsseli herif senin düşmanın. Gene de sessiz ve sabırsız oturuyorsun karşısında. Düşmanca bakışlarını hayal kırıklığı dolu bakışlar ile karşılıyor ama sen bunu fark etmiyorsun. O kadar sabırsızsın, o kadar kendi başına kalmak istiyorsun ki, bir şeylerin gelmek üzere olduğunu göremiyorsun.

Sessizliği bozan baban oluyor. "Beş yıl önce, taksiye çıktığım son gece, son müşterim tüm hayatımı değiştirdi. Arabaya bindiğinde, onunla beraber içeri dolan alkol kokusundan sarhoş olacağımı sanmıştım. Bir kaç yıldır aynı kıyafetleri giyiyormuş gibi görünüyordu. Elinde kıyafetleri kadar eski görünen bir bavul vardı. Beyaz saçlarına ise çok daha uzun yıllardır tarak değmemiş gibiydi. Beyaz saçlarına "kirli" tanımını sonuna kadar hak eden sakalları eşlik ediyordu. "Ne tarafa abi" diye sorduğumda  sadece "sür" dedi. Gece gece bir berduşa bedavadan şehir turu attırmak istemediğimden onu arabadan dışarı atacak bir bahane düşünmeye başlamıştım ki, paltosunun cebinden ona üç kere şehir turu attıracağım kadar para çıkarıp kucağıma attı. Bir paraya, bir adama baktım. Suratını bana doğru çevirip emreder gibi "sür" dedi.

İşte o zaman gördüm o mavi gözlerini. Çakır gibi, çakmak çakmak bakan gözler. Zifiri karanlıkta dahi parlayacak kadar parlaktılar. Bırak başka bir insanda, doğanın hiç bir yerinde bu tonda bir mavi olduğunu sanmıyorum. Tüm o berduş görüntüsünü bir anda silen, insana patronun kim olduğunu haykıran gözler. Arabayı vitese takıp sürmeye başladım. Büyülenmiş gibiydim. Gazetelere bir taksici cinayeti istatistiği olacağım bir kuytuya sürmemi istese bile, sürerdim herhalde arabayı."

Baban hayatının hiç bir döneminde iyi bir anlatıcı olmamıştı. Şimdi ise, bu adamdan bahsederken sanki o anları tekrar yaşar gibi anlatıyordu. Sabırsızlığın ve sinirin yavaş yavaş eridi. Baban anlatısına ara verdiğinde, devamında ne olacağını merak etmeye başladın. Baban ise birine bir şey anlattığının pek farkında değil gibiydi, konuşmaya ara vermişti ve yeniden başlayıp başlamayacağı meçhul görünüyordu. Anlatmaya devam etmesi için onu dürtmek zorunda olup olmadığını düşünmeye başlıyorsun, adam sanki buralar da değil gibi. Sen tam ağzını açıp ona devam et diyecekken, sanki anlamış gibi tekrar konuşmaya başlıyor.

"Bir süre sessizce sürdüm arabayı. Gözlerini taksimetreye dikmiş, sayıların artışını izliyordu. Nerede olduğumuz veya nerelerde dolandığımız ile hiç ilgili değildi. Sadece taksimetreye bakıyordu. Şehir merkezinde dönüp durmaya başladım.  Sonunda o çakır gözler taksimetreden kalktı ve bana döndü. İnsan başka bir yöne baksa bile, o gözlerin kendisine döndüğünü anında hissediyor.

"İşler nasıl gidiyor" diye sordu. "Çok şükür, nafakamızı  çıkıyoruz" diye cevap verdim. Evli olup olmadığımı, çocuğum olup olmadığını sordu. Sonra taksimetrede bir ayar olup olmadığını sordu. Olmadığını söyledim. "Plaka senin mi, yoksa şoför müsün sadece" diye sordu. Şoför olduğumu söyledim. Taksimetreye ayarı ne zaman yaptırdığımı sordu, plaka sahibinin haberi olup olmadığını sordu. Ayar olduğundan ayarı kendi yapmış kadar emindi, inkar etmek boşuna olurdu. "Polis falan değilim" sadece merak ediyorum diye ekledi.

Bir kaç ay önce yaptırmıştık ayarı. Bir arkadaşımın arkadaşı "herkes yapıyor zaten abi, korkma bir şey olmaz" deyince fazladan gelecek  bir kaç kuruşun zararı olmadığını düşünmüştüm. Bu ayardan gelecek parayla ne ben zengin olurdum, ne bir müşteri batardı. Zararsız, ufak bir hile.

Tüm bunları anlattım ona. İfadesiz bir surat ile dinledi beni. "Çok mal haramsız, çok söz yalansız olmaz" dedi. Arabayı sağa çekmemi söyledi. "Tanrı insanları yarattı, insanlar ise kendi tanrılarını." dedi. Ayaklarının dibinde duran bavulun fermuarını açtı. İster istemez bavulun içine baktım, para ile doluydu. Hayatımda bu kadar parayı bırak bir arada görmeyi, hayal bile etmemiştim. Başından aşağıya kaynar su boşalır ya hani, işte kaynar sular başımdan boşalmadı, tam kalbimden tüm vücuduma yayıldı. Sahip olamayacak olsa bile, insan o kadar parayı görünce heyecanlanıyor işte.

Suratım ne hale geldi bilmiyorum, "insan tanrısını görünce böyle oluyor işte" dedi. Bir balya para aldı, "hamuru bile özel" dedi. "İnsan sadece dokunmaktan bile zevk alıyor. Harcamaktan bahsetmiyorum bile."

"Sahte mi abi onlar" diyebiliyorum ancak.

Gülümsedi ve "tüm paralar kadar sahte ve sahici" dedi. Elindeki balyayı bavulun içine geri atıyor. "Para insanların hizmetleri karşılığında elde ettiği bir semboldür sadece. Bana yapacağın tek bir hizmet karşılığında tüm bu parayı sana bırakacağım."

Mutlaka bir bit yeniği olmalı diye düşündüm. Mucize diye bir şey yoktur. "Ya paralar sahtedir, ya bu adam benden asla yapamayacağım pis bir iş isteyecektir" diye düşündüm. Öyle ya, kim kime bir bavul para verir ki? O ise ne düşündüğümü bilir gibi, "sana iyilik falan yapmıyorum ya da seni karmaşık pis bir işin içine sokmuyorum" dedi. "Aslında sana bu kadar para vererek kötülük yapıyorum. Senden  tek istediğim, bu paradan iki yıl boyun hiç harcamaman. Kimseye de bu paradan bahsetmemen ve iki yıl boyunca çalışmaman." Bunları söylerken o mavi gözlerini gözlerime dikmişti. "İnsanlar, zengin olsunlar, fakir olsunlar fark etmez. Nerede doğdukları, ne iş yaptıkları, hangi dilde konuştukları ve ya hangi dine inandıklarını sandıkları da fark etmez. Aslında insanlar tek bir tanrıya hizmet ederler. Para. İbadet edercesine çalışırlar, arkadaşlarını, ailelerini, aşklarını bu doymaz tanrıya kurban ederler. Savaşır ya da sevişirler. İster dürüstçe olsun, ister senin gibi ufak kurnazlıklar ile hep daha fazlası için çalışırlar. Herkesin bildiği ama kimsenin kabul etmediği bir din bu.

Benim senden beklediğim hizmet, bu dini hiç bir açıklaman olmadan geride bırakman ve geri de kalanları izlemen. Arkadaşlarını, dostlarını, aileni... Yavaş yavaş seni dışlamalarını izlemen. Seni seviyor sandıklarının sana sırtlarını dönecekler. Haşere gibi gibi bakacaklar sana. Onlar gibi olmadığın için, ölmeni isteyecekler. Ölmesen bile öleceksin. Canlı canlı gömecekler seni."

Tam olarak bu sözler ile olmasa da, anlatmak istediği buydu. O anlatırken yarım kulakla dinleyebilmiştim. Karşın da bu kadar para varken" diyor ve para dolu bir bavulu koltuğun altından çekiyor. "Karşında konuşanı pek dinleyemiyorsun."

Babanın sonunda kafayı yediğini ve saçmaladığını düşünüyordun, değil mi Mahmut? Parayı  görünce nerede olduğunu, kimin karşısında olduğunu bile unuttun. Ne Selin kaldı, ne Ozan, ne Doğan. Dokunmadan inanamadın. Ellerini bavulun içine soktun ve evet, işte bu. Paralar gerçek. Paraya dokunmanın o hazzı ellerinden tüm vücuduna yayıldı. Elin, kolun, omzun beynin hatta kalbin bile uyuştu sanki. Elin bavulun içinde öylece dona kaldın. "Rüya da değilsin" diyen babanın sesi ile kendine geldin. Ne diyeceğini bilemiyorsun. Kim bilebilir ki zaten Mahmut?

"Parayı aldıktan sonra bir kaç gün heyecandan yerimde duramadım. İnsan da bu kadar para olması ve bunu bir süre için dahi harcayamayacak olması korkunç bir his. Annene, sana ya da herhangi birine bir şey söyleyememek en zor kısmıydı. Parayı kömürlüğe sakladım. Çalışmadığımı size belli etmemek için her gece işe gider gibi evden çıkıp kömürlüğe indim. Paraları elime aldım, onları okşadım. Kısa bir süre sonra onları harcamanın hayallerini kurdum. Ailem ile, dostlarım ile beraberce harcayacağımız güzel günlerin hayalini kurdum.

Kısa süre sonra, çalışmadığım ortaya çıktı. İnsanlar bir süre için dinlenmek istediğimi sandılar, herkes anlayış gösterdi. Annen geçici olduğunu düşünerek çalışmaya başladı. Sen çalışmaya başladın. Geçen her gün, anlayışınız biraz daha azaldı. Annen boşanmak için dava açma hazırlığında, sen ise bana bir amipmişim gibi bakmaya başladın."

Bir şeyler söylemek istiyorsun, kendini savunmak istiyorsun ama söyleyecek hiç bir sözün yok Mahmut. "Baba" diyorsun, devamını getiremiyorsun.

"Geveleme boşuna evlat" diyor baban. "Gidiyorum ben"

Gidiyor mu? Paralar da gidecek. Elin hala bavulun içinde, hala paraların arasında. Elini paraların içinden çekmiyorsun, paraları kendine çekiyorsun. Babana bakıyorsun. İntikam mı alıyor? Gösterip de vermeyecek mi? Baban acı acı gülüyor sana.

"Korkma, paraları kaybetmiyorsun, sadece çoktan gözden çıkardığım babanı kaybediyorsun. Bu paraları hiç harcamama rağmen, onlarla hiç bir meblağın satın alamayacağı bir şey satın aldım."

Baban ayağa kalkıyor, "annene sen açıklarsın ne olduğunu" diyor, kapıya yöneliyor. O anda, babana "gitme" demek istiyorsun. "Sikti et parayı falan, bize sen lazımsın" demek istiyorsun. Doğru olanın bu olduğunu da biliyorsun. En zor olanı da bu değil mi zaten Mahmut? Doğru olduğunu bile bile yapamamak.  Baban kapının eşiğinden son defa sana bakıyor, hiç bir şey söylemeden kapıdan çıkıp gidiyor.

Ertesi sabah her şeyi annene anlatıyorsun. Kadın babanın ardından ağlıyor sızılıyor, sonra burada olandan çok daha fazla paranın onda olduğuna emin olduğunu söylüyor. Kahrını ben çektim, sefasını başkaları sürecek diyor. Zavallı baban bir bavul para bıraktı, gene de yaranamadı bu kadına. Ağlamalarına hiç bir cevap vermiyorsun. "Selin'e kaçta buluşuruz" diye mesaj çekiyorsun.



Selin ile bir kaç yıl birlikte olacaksınız. En lüks yerlerde yemek yiyeceksiniz, en pahalı hediyeleri alacaksın ona. Bir kaç yıl sonra, taş gibi bir hatun ile aldatacaksın onu. Paranın kokusunu alan bir kadınla. Ayrılacaksınız. Ne paranın kaynağından ne de babandan bahsedeceksin kimseye. Sorana gitti diyeceksin, nereye olduğunu bilmediğini söyleyeceksin. Polise kayıp başvurusu yapmayacaksınız. Dedikodular alacak başını yürüyecek. Doğan en saçma teorileri "kesin doğru" diye herkese anlatacak. Ender o kızla evlenecek, bir kaç yıl sonra şiddetli geçimsizlikten boşanacaklar. Boşanmalarından bir kaç hafta sonra, Doğan'ı o kız ile göreceksin. Susacaksın.
,
Para sana çok olanak sağlayacak ama karakterinin hatalarına yama olmayacak. Çok hızlı gidecek para.

Bir kaç yıl sonra, babanın cesedini teşhis etmek için başka bir şehre çağrılacaksınız. Annen gelmeyecek, sen gideceksin. Cesedin babana ait olduğunu teşhis edeceksin, cesedin yüzünde kocaman bir gülümseme olacak.

Sen ise fakir öleceksin. Sahip olduğun paraya gerçekten sahip olamadığını anlamış olarak. Ve cesedinin yüzünde  bir gülümseme olmayacak.