Tanrı mı insanı yarattı, yoksa insan mı tanrıyı? Ben mutlak yaratıcının her şeyi yarattığı inancındayım. Geniş holde volta atarken ve dua eden babamı, halamı, ablamı ve ablamın arkadaşını ellerini açmış dua ederken izlediğimde, insanlara ikinci şıkkı düşündüren gerçeği görüyorum. Eğer bir tanrı olmasaydı bile, şu anda biz onu yaratmış olurduk. Şu anda yoğun bakım biriminin kapısı bizim için Kabe olmuş gibi. Tavaf edemeyeceğim için, önünde volta attığım bir Kabe.
20 küsür yıl önce
Kul hüvallahü ehad, Allahüssamed... O söylüyor önce, ben tekrar ediyorum. Türkçe konuşmayı bile zar zor öğreneli en fazla 2 yıl olmuş. Arapça kelimeleri söylemekte hiç başarılı değilim. Ne öğrendiğimin tam olarak farkında olmasam bile, onun gibi söyleyememek canımı sıkıyor. O kul hüvallahü diyor, ben sanki kulükulühüv gibi bir şey olarak tekrarlıyorum. Daha doğru söylemeye çalıştıkça, daha saçma ses kombinasyonları çıkıyor ağzımdan. Allah'ın dua edemediğim için beni cezalandıracağını düşünüyorum. Korkuyorum, sinirleniyorum ve sonuç olarak ağlamak ile aramda sadece bir basamak kalıyor. O ise kikir kikir gülüyor, Allah'ın çocuklara kızıp ceza vermediğini söylüyor, içimi rahatlatıyor, "kara kuzum" diye seviyor.
O gün sadece İhlas suresini değil, Allah'ın korkulacak bir şey olmadığını da öğreniyorum. Bugün Allah'a korku ile değil, sevgi ile yönelmemde o günün ne kadar önemi olduğunu bilmiyorum ama temeli eli sopalı bir hoca ya da acı ve korku üzerine kurulmuş bir kilise verseydi bugün aynı düşünceleri taşıyamayacağıma eminim.
Sıfır
Bilim adamları ömrü biten yıldızların çökerek ve yoğunlaşarak kara delikleri oluşturduklarına inanırlar. Bu nesnelerin çekimleri o kadar fazladır ki, ışığı ve zamandı dahi bükebilirler. Bilim adamlarının zamanın bükülmesini gözlemlemek için o kadar uzaklara gitmelerine gerek yok aslında. Sevdikleri bir insanı yoğun bakımın önünde bekleyen insanları gözlemleseler, zamanın onlar için nasıl kırıldığını, tek bir anı nasıl ömür gibi uzun yaşadıklarını görürler.
Üç saat önce
Ağzından giren o boruyu saymazsak, aynı evinde uyuduğu gibi uyuyor. Yanında kaldığım gecelerde çok gördüm onu uyurken. Gözleri hafif aralık gibi durur, nefes alıp vermesi belli olmayacak kadar yavaş olurdu. Saat başı odasına girer, nefes alıp almadığını kontrol etmek isterdim. Şimdi tam önünden onu izlerken gene aynı göründüğünü düşündüm, sadece uyuduğunu. Tek fark nefes alış verişini sağlayan o solunun cihazıydı. Beş haftadan beri yoğun bakımda olmasına rağmen ilk defa giriyordum yanına. Benim dışımda herkes bir kaç kere ziyaret etmişti onu. Bayram olmasa bugün de ziyaret edermiydim bilmiyorum. Ne kadar sürdü bilmiyorum, sadece karşısında durup izledim, sadece uyuduğunu düşündüm. Doktor kuzen yatağın öbür ucunda belirip, "gidiyor" diyene kadar sadece izledim. O an kuzenim babaannemden daha sağlıksız göründü gözüme, "kim gidiyor nereye gidiyor?" Gidenin babaannem olmadığı kesin, o sadece uyuyor. Babaannemin doktoru bizi bilgilendirmek için geliyor, sorunuz var mı diye soruyor. Ablam tıp dilinde bir şeyler sormadan önce, cevapları bildiğim için sormaya korkuyorum diyor. Babaannem sadece uyuyor...
45 dakika önce
Hastahane bahçesinde aşağı yukarı yürüyorum. 45 dakika sonraki voltamdan çok daha farklı bir nedeni var. Sık sık yaptığım hayat muhasebelerinden birini yapıyorum kendi kendime. Dilimde olmasa da, kafamda Zardanadam'ın bir şarkısı dönüyor. Hep doğru bildiğimi yaptım diyemem, ama hep doğru bildiğimi yapmak istedim. Bazen başardım, bazen başaramadım. İçimden geçenleri dilime ya da yüzüme yansıtmadığım çok oldu. Doğru olmazdı, bana yakışmazdı. Sanki Kışyarı Lodru Eddard Stark'ım da, bana yakışmazmış. Artık tutmayacağım, basacağım istediğim küfrü diye geçirdim içimden. Bir süre sonra ablam fark etmiş halimi, yanıma geldi. Ne oldu falan, anlatım biraz, Beni öven başkasını yeren sözler söyledi, ihtiyacım olan sözleri söyledi. Ama yalan söyledi. Tutamadım kendimi, içimdeki lord kendini yeren sözleri ile durumu dengeledi.
45 dakika sonra
Çok huzurlu görünüyor. Halam bir yandan, kuzenlerim bir yandan seviyorlar yüzünü. Saçlarını düzeltiyorlar. Çok huzurlu görünüyor. Yatırıldığı sedyenin köşesinden izliyorum onu. Hemen arkamdaki tekerlekli koltuk sedyelere yaslanmış vaziyetteyim. Çok huzurlu görünüyor, kadınlar bunu dillendirip ufacık bir moral buluyorlar. Yüzlerini yüzüne sürüyorlar. Uzaktan bakıyorum. Ağlamamaya çalışıyorum. "Nacarlar anne bablarını anı günde kaybetseler bile ağlamazlar" diyorum. Çok huzurlu görünüyor, tıpkı dört saat önceki gibi, tıpkı başında beklediğim gecelerde ara sıra onu kontrol ettiğimdeki gibi. Kafam beraber kaldığımız zamanlara kaçıyor, son yıllarda kendisi ile özleşen o koltuk kafamı yakalıyor. O çok huzurlu görünüyor, kafamda boş bir koltuk imgesi oluşuyor. Gözlerim doluyor, ağlamak istiyorum ama ağlamamalıyım diye düşünüyorum. Ağlamak? Lord Eddard Stark? Midemden gelenin kahkaha olduğunu sanıyordum, ama göz yaşları olduğunu yanaklarım ıslanınca anlıyorum. Göz yaşları her zaman gözlerde oluşmuyor, bazen insanın önce içi ağlıyor. Bazı göz yaşları insanın içinde bir yerlerde peydah oluyor. Hatıralarım değil, şimdi önümde huzurla yatan hali değil, gelecekte olmayacak olması ağlatıyor beni. Torununun çocuğunu öpemeyecek olması daha beteri benim bir daha onu öpemeyecek olmam. Yanaklarından makas alamayacak olmam. Saçma sapan hikayelerim ile kafasını şişiremeyecek olmam. Birlikte Esra Erol'da evlenmeye çalışanlar ile ilgili dedikodu yapamacak olmamız. Her düşünce bir göz yaşı oluyor içimde, gözlerimden dışarı akıyor. O çok huzurlu görünüyor, gidip son kez makas alıyorum yanağından, sıkıca sarılıp öpüyorum. Annem demişti, hafta sonları dışarı çıkmadan önce onu öpmemi çok severmiş. Son kez öpüyorum babaannemi.
Sıfır
Kapı açılıyor, çıkan doktorla göz göze geliyorum. Tam kapının önündeyim. Konuşmadan yanımdan geçip gidiyor. Sıra sıra oturmuş aileme bakıyorum. Her birimiz bunun ne anlama geldiğini biliyoruz aslında. Belki bir umut, o babaannem ile ilgilenen doktorlardan biri değildi diyoruz konuşmadan. İkinci bir doktor çıkıyor, kafasını tamamen önüne eğmiş, kimseye bakmak bile istemiyor. Birazdan son bir doktor daha çıkacak o kapıdan, kaçınılmaz olanı söyleyecek. Kesin bilgi bir kaç adım ilerideyken bile, sonu bilse bile, insan umut etmekten vazgeçemiyor. Sessizce yanımdan geçen doktorlar her şeyi susarak anlattılar aslında bize, gene de insan kulakları ile duymadan, gözleri ile görmeden umudunu yitirmek istemiyor.
8 ay önce.
Pek konuşmadığım günler geçiyordu. Her gün beni alt kata, evine çağırdı. Kızanım sen ne üzüyorsun kendini bu kadar dedi. Cırcır böceği gibi öten çocuğun zombi kadar sessiz haline haline içerledi. Bir gün, iki gün, üç gün... Sonunda bana dertlenmekten kendi başına dert aldı, şekeri tavan sayıları gördü. Ölçme aletinin ölçmeyeceği sayıları. Psikiyatra gitmeye böylelikle ikna oldum.
2 yıl önce
Hiç bir işe yaramadığını düşünüyor, tüm gün evinde uyukluyordu. Zamanının dolmasını beklediğini söylemişti bir kaç kere. Depresyona girdiğini anlamak içik doktor olmaya gerek yoktu. Hemen bir psikiyatra götürüldü, bolca içtiği ilaçlara yenileri eklendi. Bir hafta sonra, iki arkadaşımla beraber kapının önündeki bankta oturuyorduk. Sokaktan bir kız geçti, daha doğrusu bize göre kız çocuğu yaşında olan bir kız geçti. Kimdi nedir diye bakıyordum öyle. O sırada babaannemin "Kızlara laf atmasana" diye balkondan bağırdığını duydum. "Ya ne laf atması ne diyon be" dememe kalmadı, rezil olduk zaten. Bizimki yaptığından da durumdan da gayet memnun sırıtıyor balkonda, çiçeklerine su veriyor. Koşa koşa çıktım yanına, kafa gitti falan diye düşünüyorum. Aksine gayet yerinde kafası. Halinden de pek bir mutlu. Bir antidepresanın bünyeye bu kadar kolay yaradığını daha da göremem herhalde. Rezil olmuş olmak onu böyle mutlu görmenin karşısında çok ufak bir bedeldi.
Sıfır'ın gecesi
Evinin salonunda yatıyor bedeni. Hastahanede kaldığı beş hafta boyunca "eve götürün beni" diye söylenmişti. O kadar çok istedi ki, bari dedik cenazesi evden çıksın. Hiç birimiz gece boyunca neredeyse hiç uyumadı. Salona ne zaman girsem, karşımda yatan babaannem karşıladı beni, kendi koltuğunun hemen yanında yatıyordu bedeni. Mümkünmüş gibi yanına yatmak geçti içimden. Oysa ben hiç yatmazdım onun yanına. Benim dışımda kızı oğlu torunları yatardı da, ben hiç yatmazdım. Neden bilmem, yatmazdım işte. Ağlayıp zırlama, kendini yere atıp topuklar ile kıçı dövme olaylarına girmedik. Onun yerine göçüp giden hakkında konuştuk, bazen hüzün, bazen neşe...
Bir gün sonra
En zoru her zaman açılmış mezarı görmektir. En azından mezara girene kadar öyle sanıyordum. Toprağa vermek, içinde mecaz barındırmayan bir deyimmiş. Kefeni tutup toprağın içinde ona hazırlanmış odacığa koyuyorsunuz. Oraya yerleştirdiğiniz kişi, size kara kuzu diyen, eliyle ağzınıza vura vura sizi seven, alt dudakları üst dudaklarını ittirerek, maviş gözleri küçülüp ufak yaşlı birer boncuk olarak ağlayan, gülünce tüm dişleri görünen, buruş buruş suratını mıncıkladığınız babaanneniz. Alıyorsunuz onu ve toprağa veriyorsunuz. Daha öncede sevdiğim insanlar ölmüştü ama hiç birini ellerimle toprağa vermemiştim. Garip ve saçma bir suçluluk kalıyor geriye, sanki ben onu o mezara koymasam, hiç mezara girmeyecekmişti gibi.
77 küsür yıl önce
Burası onun doğduğu köy değil. O Romanya topraklarında doğmuştu. İmparatorluk zamanından oralarda kalan insanlardandı. Atatürk getirtti bizi derdi hep. Bir de anlatmayı en sevdiği anılardan birini anlatırdı hemen ardından. Daha çok küçük bir çocukken, Atatürk köylerinden geçmiş. Atatürk'ü uzaktan da olsa görmüştü. 80 yaşında bile hala dün gibi hatırlardı o günleri. Askerler ile sigara içtiği için babasından yediği dayağı, babasının onu okula göndermemesini, tarlada ırgat gibi çalışmasını... Ben en çok Atatürk'ü görmüş olması ile ilgilenirdim. Hiç okula gitmemişti ama, kendi kendine okuma öğrenmişti. Gazetelerin koca manşetlerini okurdu bazen yavaş yavaş. Haberlerde Tayyip'i gördükçe siniri tepesine çıkardı. Atatürk düşmanı olduğunu düşündüğü için ilk günden beri nefret ederdi başbakandan. Atatürk'ten öncesini büyüklerinden dinlemişti, o yüzden çok severdi onu. Memleketi kurtardı, bayındır etti derdi. Ona düşmanlık edenleri kendine düşmanlık etmiş sayardı. Hem onu vatana getirende Atatürk değil miydi?
İnsanın doğduğu değil doyduğu yer derler. Kendi doğduğu yere gömülme şansı yoktu. Olsa da istemezdi, çok sevdiği kocasının köyüne, kocasının yanına gömülmek isterdi. Romanya'yı dünya gözü ile hiç göremedi. Dedem bu kadar erken ölmeseydi belki beraber giderlerdi. Ancak evlatları onu ancak umre ziyaretine götürdü. Aslında o hep gezmek görmek isterdi. Bu hayatta kısmet olmadı.
Sıfır
Sonunda babaannemin doktoru kapıda beliriyor. Sessizce yanına gidiyoruz. Yoğun bakımın ilk kapısından içeri alıyor bizi. Hastalar ile aramızda bir kapı daha var. Yavaş yavaş konuşuyor. Sanki hepimizin bildiği haberi vermeyecek gibi, alıştıra alıştıra söylemeye çalışıyor. O anlarda bile içimde ufak da olsa bir umut beliriyor. Ne olduğunu nasıl olduğunu anlatıyor yavaşça. Sanki ağzından bir mucize dökülecek sanıyoruz. Yanıt vermedi diyene kadar... Aksinin ne kadar mucize olduğunu bilse dahi, insan gerçeği duyunca genede afallıyor. Ne çığlık atıyoruz, ne yaygara koparıyoruz. Sadece görmek istiyoruz. Veda etmek istiyoruz.
Ben kara kuzuydum, yaşıtım olan kuzenim ak. O sarıydı, ben esmer. Bir dizine beni bir dizine onu alır, hikaye anlatır, dua ezberletir, severdi bizi. Hep yaşlı göründü gözüme, hep güzel göründü. Ben de hep kara kuzu oldum onun gözünde. Her canlının yavrusunu severdi ama kuzuları ayrı bir severdi. Bir kaç kere babamdan kuzu istediği bile olmuştu. Ne kadar ciddiydi bilmiyorum ama sanki canlı kuzu alsak evde baktıracak gibiydi.
20 küsür yıl önce
Kul hüvallahü ehad, Allahüssamed... O söylüyor önce, ben tekrar ediyorum. Türkçe konuşmayı bile zar zor öğreneli en fazla 2 yıl olmuş. Arapça kelimeleri söylemekte hiç başarılı değilim. Ne öğrendiğimin tam olarak farkında olmasam bile, onun gibi söyleyememek canımı sıkıyor. O kul hüvallahü diyor, ben sanki kulükulühüv gibi bir şey olarak tekrarlıyorum. Daha doğru söylemeye çalıştıkça, daha saçma ses kombinasyonları çıkıyor ağzımdan. Allah'ın dua edemediğim için beni cezalandıracağını düşünüyorum. Korkuyorum, sinirleniyorum ve sonuç olarak ağlamak ile aramda sadece bir basamak kalıyor. O ise kikir kikir gülüyor, Allah'ın çocuklara kızıp ceza vermediğini söylüyor, içimi rahatlatıyor, "kara kuzum" diye seviyor.
O gün sadece İhlas suresini değil, Allah'ın korkulacak bir şey olmadığını da öğreniyorum. Bugün Allah'a korku ile değil, sevgi ile yönelmemde o günün ne kadar önemi olduğunu bilmiyorum ama temeli eli sopalı bir hoca ya da acı ve korku üzerine kurulmuş bir kilise verseydi bugün aynı düşünceleri taşıyamayacağıma eminim.
Sıfır
Bilim adamları ömrü biten yıldızların çökerek ve yoğunlaşarak kara delikleri oluşturduklarına inanırlar. Bu nesnelerin çekimleri o kadar fazladır ki, ışığı ve zamandı dahi bükebilirler. Bilim adamlarının zamanın bükülmesini gözlemlemek için o kadar uzaklara gitmelerine gerek yok aslında. Sevdikleri bir insanı yoğun bakımın önünde bekleyen insanları gözlemleseler, zamanın onlar için nasıl kırıldığını, tek bir anı nasıl ömür gibi uzun yaşadıklarını görürler.
Üç saat önce
Ağzından giren o boruyu saymazsak, aynı evinde uyuduğu gibi uyuyor. Yanında kaldığım gecelerde çok gördüm onu uyurken. Gözleri hafif aralık gibi durur, nefes alıp vermesi belli olmayacak kadar yavaş olurdu. Saat başı odasına girer, nefes alıp almadığını kontrol etmek isterdim. Şimdi tam önünden onu izlerken gene aynı göründüğünü düşündüm, sadece uyuduğunu. Tek fark nefes alış verişini sağlayan o solunun cihazıydı. Beş haftadan beri yoğun bakımda olmasına rağmen ilk defa giriyordum yanına. Benim dışımda herkes bir kaç kere ziyaret etmişti onu. Bayram olmasa bugün de ziyaret edermiydim bilmiyorum. Ne kadar sürdü bilmiyorum, sadece karşısında durup izledim, sadece uyuduğunu düşündüm. Doktor kuzen yatağın öbür ucunda belirip, "gidiyor" diyene kadar sadece izledim. O an kuzenim babaannemden daha sağlıksız göründü gözüme, "kim gidiyor nereye gidiyor?" Gidenin babaannem olmadığı kesin, o sadece uyuyor. Babaannemin doktoru bizi bilgilendirmek için geliyor, sorunuz var mı diye soruyor. Ablam tıp dilinde bir şeyler sormadan önce, cevapları bildiğim için sormaya korkuyorum diyor. Babaannem sadece uyuyor...
45 dakika önce
Hastahane bahçesinde aşağı yukarı yürüyorum. 45 dakika sonraki voltamdan çok daha farklı bir nedeni var. Sık sık yaptığım hayat muhasebelerinden birini yapıyorum kendi kendime. Dilimde olmasa da, kafamda Zardanadam'ın bir şarkısı dönüyor. Hep doğru bildiğimi yaptım diyemem, ama hep doğru bildiğimi yapmak istedim. Bazen başardım, bazen başaramadım. İçimden geçenleri dilime ya da yüzüme yansıtmadığım çok oldu. Doğru olmazdı, bana yakışmazdı. Sanki Kışyarı Lodru Eddard Stark'ım da, bana yakışmazmış. Artık tutmayacağım, basacağım istediğim küfrü diye geçirdim içimden. Bir süre sonra ablam fark etmiş halimi, yanıma geldi. Ne oldu falan, anlatım biraz, Beni öven başkasını yeren sözler söyledi, ihtiyacım olan sözleri söyledi. Ama yalan söyledi. Tutamadım kendimi, içimdeki lord kendini yeren sözleri ile durumu dengeledi.
45 dakika sonra
Çok huzurlu görünüyor. Halam bir yandan, kuzenlerim bir yandan seviyorlar yüzünü. Saçlarını düzeltiyorlar. Çok huzurlu görünüyor. Yatırıldığı sedyenin köşesinden izliyorum onu. Hemen arkamdaki tekerlekli koltuk sedyelere yaslanmış vaziyetteyim. Çok huzurlu görünüyor, kadınlar bunu dillendirip ufacık bir moral buluyorlar. Yüzlerini yüzüne sürüyorlar. Uzaktan bakıyorum. Ağlamamaya çalışıyorum. "Nacarlar anne bablarını anı günde kaybetseler bile ağlamazlar" diyorum. Çok huzurlu görünüyor, tıpkı dört saat önceki gibi, tıpkı başında beklediğim gecelerde ara sıra onu kontrol ettiğimdeki gibi. Kafam beraber kaldığımız zamanlara kaçıyor, son yıllarda kendisi ile özleşen o koltuk kafamı yakalıyor. O çok huzurlu görünüyor, kafamda boş bir koltuk imgesi oluşuyor. Gözlerim doluyor, ağlamak istiyorum ama ağlamamalıyım diye düşünüyorum. Ağlamak? Lord Eddard Stark? Midemden gelenin kahkaha olduğunu sanıyordum, ama göz yaşları olduğunu yanaklarım ıslanınca anlıyorum. Göz yaşları her zaman gözlerde oluşmuyor, bazen insanın önce içi ağlıyor. Bazı göz yaşları insanın içinde bir yerlerde peydah oluyor. Hatıralarım değil, şimdi önümde huzurla yatan hali değil, gelecekte olmayacak olması ağlatıyor beni. Torununun çocuğunu öpemeyecek olması daha beteri benim bir daha onu öpemeyecek olmam. Yanaklarından makas alamayacak olmam. Saçma sapan hikayelerim ile kafasını şişiremeyecek olmam. Birlikte Esra Erol'da evlenmeye çalışanlar ile ilgili dedikodu yapamacak olmamız. Her düşünce bir göz yaşı oluyor içimde, gözlerimden dışarı akıyor. O çok huzurlu görünüyor, gidip son kez makas alıyorum yanağından, sıkıca sarılıp öpüyorum. Annem demişti, hafta sonları dışarı çıkmadan önce onu öpmemi çok severmiş. Son kez öpüyorum babaannemi.
Sıfır
Kapı açılıyor, çıkan doktorla göz göze geliyorum. Tam kapının önündeyim. Konuşmadan yanımdan geçip gidiyor. Sıra sıra oturmuş aileme bakıyorum. Her birimiz bunun ne anlama geldiğini biliyoruz aslında. Belki bir umut, o babaannem ile ilgilenen doktorlardan biri değildi diyoruz konuşmadan. İkinci bir doktor çıkıyor, kafasını tamamen önüne eğmiş, kimseye bakmak bile istemiyor. Birazdan son bir doktor daha çıkacak o kapıdan, kaçınılmaz olanı söyleyecek. Kesin bilgi bir kaç adım ilerideyken bile, sonu bilse bile, insan umut etmekten vazgeçemiyor. Sessizce yanımdan geçen doktorlar her şeyi susarak anlattılar aslında bize, gene de insan kulakları ile duymadan, gözleri ile görmeden umudunu yitirmek istemiyor.
8 ay önce.
Pek konuşmadığım günler geçiyordu. Her gün beni alt kata, evine çağırdı. Kızanım sen ne üzüyorsun kendini bu kadar dedi. Cırcır böceği gibi öten çocuğun zombi kadar sessiz haline haline içerledi. Bir gün, iki gün, üç gün... Sonunda bana dertlenmekten kendi başına dert aldı, şekeri tavan sayıları gördü. Ölçme aletinin ölçmeyeceği sayıları. Psikiyatra gitmeye böylelikle ikna oldum.
2 yıl önce
Hiç bir işe yaramadığını düşünüyor, tüm gün evinde uyukluyordu. Zamanının dolmasını beklediğini söylemişti bir kaç kere. Depresyona girdiğini anlamak içik doktor olmaya gerek yoktu. Hemen bir psikiyatra götürüldü, bolca içtiği ilaçlara yenileri eklendi. Bir hafta sonra, iki arkadaşımla beraber kapının önündeki bankta oturuyorduk. Sokaktan bir kız geçti, daha doğrusu bize göre kız çocuğu yaşında olan bir kız geçti. Kimdi nedir diye bakıyordum öyle. O sırada babaannemin "Kızlara laf atmasana" diye balkondan bağırdığını duydum. "Ya ne laf atması ne diyon be" dememe kalmadı, rezil olduk zaten. Bizimki yaptığından da durumdan da gayet memnun sırıtıyor balkonda, çiçeklerine su veriyor. Koşa koşa çıktım yanına, kafa gitti falan diye düşünüyorum. Aksine gayet yerinde kafası. Halinden de pek bir mutlu. Bir antidepresanın bünyeye bu kadar kolay yaradığını daha da göremem herhalde. Rezil olmuş olmak onu böyle mutlu görmenin karşısında çok ufak bir bedeldi.
Sıfır'ın gecesi
Evinin salonunda yatıyor bedeni. Hastahanede kaldığı beş hafta boyunca "eve götürün beni" diye söylenmişti. O kadar çok istedi ki, bari dedik cenazesi evden çıksın. Hiç birimiz gece boyunca neredeyse hiç uyumadı. Salona ne zaman girsem, karşımda yatan babaannem karşıladı beni, kendi koltuğunun hemen yanında yatıyordu bedeni. Mümkünmüş gibi yanına yatmak geçti içimden. Oysa ben hiç yatmazdım onun yanına. Benim dışımda kızı oğlu torunları yatardı da, ben hiç yatmazdım. Neden bilmem, yatmazdım işte. Ağlayıp zırlama, kendini yere atıp topuklar ile kıçı dövme olaylarına girmedik. Onun yerine göçüp giden hakkında konuştuk, bazen hüzün, bazen neşe...
Bir gün sonra
En zoru her zaman açılmış mezarı görmektir. En azından mezara girene kadar öyle sanıyordum. Toprağa vermek, içinde mecaz barındırmayan bir deyimmiş. Kefeni tutup toprağın içinde ona hazırlanmış odacığa koyuyorsunuz. Oraya yerleştirdiğiniz kişi, size kara kuzu diyen, eliyle ağzınıza vura vura sizi seven, alt dudakları üst dudaklarını ittirerek, maviş gözleri küçülüp ufak yaşlı birer boncuk olarak ağlayan, gülünce tüm dişleri görünen, buruş buruş suratını mıncıkladığınız babaanneniz. Alıyorsunuz onu ve toprağa veriyorsunuz. Daha öncede sevdiğim insanlar ölmüştü ama hiç birini ellerimle toprağa vermemiştim. Garip ve saçma bir suçluluk kalıyor geriye, sanki ben onu o mezara koymasam, hiç mezara girmeyecekmişti gibi.
77 küsür yıl önce
Burası onun doğduğu köy değil. O Romanya topraklarında doğmuştu. İmparatorluk zamanından oralarda kalan insanlardandı. Atatürk getirtti bizi derdi hep. Bir de anlatmayı en sevdiği anılardan birini anlatırdı hemen ardından. Daha çok küçük bir çocukken, Atatürk köylerinden geçmiş. Atatürk'ü uzaktan da olsa görmüştü. 80 yaşında bile hala dün gibi hatırlardı o günleri. Askerler ile sigara içtiği için babasından yediği dayağı, babasının onu okula göndermemesini, tarlada ırgat gibi çalışmasını... Ben en çok Atatürk'ü görmüş olması ile ilgilenirdim. Hiç okula gitmemişti ama, kendi kendine okuma öğrenmişti. Gazetelerin koca manşetlerini okurdu bazen yavaş yavaş. Haberlerde Tayyip'i gördükçe siniri tepesine çıkardı. Atatürk düşmanı olduğunu düşündüğü için ilk günden beri nefret ederdi başbakandan. Atatürk'ten öncesini büyüklerinden dinlemişti, o yüzden çok severdi onu. Memleketi kurtardı, bayındır etti derdi. Ona düşmanlık edenleri kendine düşmanlık etmiş sayardı. Hem onu vatana getirende Atatürk değil miydi?
İnsanın doğduğu değil doyduğu yer derler. Kendi doğduğu yere gömülme şansı yoktu. Olsa da istemezdi, çok sevdiği kocasının köyüne, kocasının yanına gömülmek isterdi. Romanya'yı dünya gözü ile hiç göremedi. Dedem bu kadar erken ölmeseydi belki beraber giderlerdi. Ancak evlatları onu ancak umre ziyaretine götürdü. Aslında o hep gezmek görmek isterdi. Bu hayatta kısmet olmadı.
Sıfır
Sonunda babaannemin doktoru kapıda beliriyor. Sessizce yanına gidiyoruz. Yoğun bakımın ilk kapısından içeri alıyor bizi. Hastalar ile aramızda bir kapı daha var. Yavaş yavaş konuşuyor. Sanki hepimizin bildiği haberi vermeyecek gibi, alıştıra alıştıra söylemeye çalışıyor. O anlarda bile içimde ufak da olsa bir umut beliriyor. Ne olduğunu nasıl olduğunu anlatıyor yavaşça. Sanki ağzından bir mucize dökülecek sanıyoruz. Yanıt vermedi diyene kadar... Aksinin ne kadar mucize olduğunu bilse dahi, insan gerçeği duyunca genede afallıyor. Ne çığlık atıyoruz, ne yaygara koparıyoruz. Sadece görmek istiyoruz. Veda etmek istiyoruz.
Ben kara kuzuydum, yaşıtım olan kuzenim ak. O sarıydı, ben esmer. Bir dizine beni bir dizine onu alır, hikaye anlatır, dua ezberletir, severdi bizi. Hep yaşlı göründü gözüme, hep güzel göründü. Ben de hep kara kuzu oldum onun gözünde. Her canlının yavrusunu severdi ama kuzuları ayrı bir severdi. Bir kaç kere babamdan kuzu istediği bile olmuştu. Ne kadar ciddiydi bilmiyorum ama sanki canlı kuzu alsak evde baktıracak gibiydi.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder