"Bizim bir Piç Rıza vardı, çok çektirirdi gariban anasına. Babası Kıbrıs'ta şehit düşmüştü. Anası gündeliğe gider, kazandığı üç beş kuruş parayla oğlunu yetiştirmeye çalışırdı. Mahalleli yardımını esirgemezdi. Sonuçta şehit çocuğuydu Rıza, hali vakti yerinde olanlar Rıza'nın anasına verirlerdi sadakalarını.
Çocukluğu boyunca hep hoş görülü oldular Rıza'ya. Önce okul arkadaşlarından haraç toplamaya başladı. Aileler bir kaç kuruş fazla harçlık verdiler çocuklarına, Rıza'nın payı olarak. Sonra dövmeye başladı arkadaşlarını. Hatırlıyorum, abimi dövmüştü bir gün "dik dik bakıyorsun" diyerek. Abim yediği dayaktan sonra eve geldiğinde annemin aklı çıkmıştı. Oğlunun beyaz okul gömleğinde toprak ve kan lekeleri vardı. En üstteki düğmenin iliği yukarı doğru yırtılmıştı. Dudağının kenarında ve burnunun sol deliğinde kurumuş kan lekeleri vardı. Zavallı abim ne olduğunu anlatmak istememişti. Annem "gurur yapıyor da anlatmıyor" diyerek babamı beklemiş, abimin üzerine babamı salmıştı, ne olduğunu öğrenmek için. Abim ağlamamak için dişlerini sıka sıka anlattı Rıza'dan dayak yediğini. "Dövebilirim ben onu ama yetim o, vuramadım" dedikten sonra daha fazla tutamadı göz yaşlarını. "Aferin" diye gürledi babam. "Bize emanet olum o, yetime el kaldıracağına dayağını ye."
Sadece benim ailem değil, pek çok aile aynı şeyleri yaşadı Rıza ile. Büyüdükçe daha da çok istemeye başladı Rıza. Alttan alınan her suçunda daha büyük adımlar attı. İçkiye başladı erken yaşta, hemen sonra ot. İçmekle kalmadı, satmaya başladı otu. Arap Kadri'nin pavyonunda fedailik yaparken müşterilere toz satmaya başladı. "Bizde toz olamaz" dedi Kadri. Bir temiz dövdürdü adamlarına Rıza'yı. "Başkası olsa öldürtürdüm." diyordu. "Kıyamadım yetime, gözüme görünmesin, bu işleri de bıraksın diye dövdürdüm." Kadri'nin fedailerden yediği dayağı hiç unutmadı Rıza. Kin ile doldu. Görmüştüm o günlerde. Liseye gidiyordum, bir gece arkadaşlarla bilardo oynarken salona girdi. Bayadır görünmüyordu. Kimseyi tanımıyor, her gelene sataşıyordu. "Git" diyorlar gitmiyor, "düzgün dur" diyorlar küfrediyor. Sonunda gene dayak yedi Rıza. Kin ile doldu.
Birden kayboldu ortadan. Anası da kahroldu, mahallede. Çok dayanamadı kadıncağız, bir iki yıla hastalandı kederinden. Son sözleri "Rıza'm" oldu. Annesinin cenazesinde ortaya çıktı Rıza. Takımları çekmişti üstüne. Tarlabaşı tarafında Kürt Abuzerin fedaisi olmuş diye duyduk sonra. Bir iki yıl sonrada Arap Kadri abi vuruldu. Rıza yaptı diyenler oldu ama kimse inanmak istemedi. Mahallemizin çocuğuydu Rıza. Çamura da düşse yapamazdı bunu. Bizim çamurumuz bile dünyanın geri kalanından temizdi.
Bla bla bla blabla"
Bu ne lan? Son zamanlarda sürekli bu kafada şeyler okuyorum. Böyle varoşa, arabeske ve mahalleye övgüler falan. Cidden bak, şu yukarıda yazdığım şey hoşunuza gittiyse okumayın devamını. Bu ne yavşaklık arkadaş? Bir kaç yıl önce "devrim romantizmi" ekmeği yiyen herkes şimdi "mahalle" ekmeği peşinde. "Mahallemizin temiz yürekli iyi insanları" falan filan fişmekan.
Bunları yazanlar-çizenler hep bir mahalle özleminde falan ya, bitiyorum. Adam ilk fırsatta kaçtığı yeri öve öve bitiremiyor. Özelmiş de, okulmuş da bilmem ne? Artık kalmamış. Nereye kalmamış? Bizim mahalle hala ayakta çok şükür. Sen gittin oradan be adam, neyine ağlanıyorsun şimdi. Taşınmakla kalmadın, bağını da kestin. Bizim bir arkadaş neredeyse 10 yıl falan önce diğer kıtaya taşındı, Ayda bir iki kere gelir mutlaka. İstesen sen de giderdin, gitmedin, şimdi ağlaklığın ile şekil yapıyorsun. Samimiyetsiz herif seni.
Bir de şey var, gene mahalle ile bağlantılı olarak, "nesil" olayı. Sözlüklerde falan çok görüyorum böyle başlıklar. "Sokakta top oynayan son nesil, sokak salıncakçısında sallanan son nesil, leblebi tozunu boğazına kaçıran son nesil" falan diye. Biz de hala var o nesiller. Ben çocukken top oynar, daha doğrusu oynamaya çalışırdım. Abiler arabalarına top gelmesin diye kaleyi öteye kurdururdu falan. Sonra ben o abilerden oldum, hala top oynayanlar var. (benim tospayı kale yapan bile oldu lan. Kesecektim valla toplarını.) Nereye son nesil? 90'larda çocuk olmak geyiğinden türedi galiba bunlar hep. Tusubasa çizgi film karakterliğinden çıktı garip bir peygamber oldu. Ya yok böyle şeyler. Özel falan değildi hiç biri. Zamanın ruhu diye bir şey var.
Hayır bunları diyen adamlar ile, "nerede o eski bayramlar" diye ağlanan amcalar arasında fark yok gözümde. Kendini özel hissetmek için geçmişi özelleştiriyorlar. Sen rahat bir yaşam için her şeyini sıradanlaştır, sonra nerede o eski? Sie la. Tee Maya yazıtlarında varmış "gençler nereye gidiyor anlamıyoruz" diyen amcalar.
Bak mesela, bir gün bir abimiz (aslında aramızda 3 yaş var) geldi, Taso oynayacağız, kaybedenin lakabı "tek taşak" olacak dedi. Yeni telefon almıştı böyle ses kayıt özelliği olan ilk telefonlardan. Oraya da "ben tek taşağım" deyip kayıt yapacaktık. Kabul ettim, kazandım da. Gene tek taşak olan, ses kaydı veren ben oldum. İşte en kısa haliyle mahalle olayı budur. Aramızda üç yaş var ama adam abimiz olmuş bir kere. Ne dese yapıyoruz. Yaa bunlar on yıl önce bir gün bakkala gitmez hep bizi yollarlardı. Bunlaaarr diye kükreyesim geliyor arada.
Sokağa bank çekip oturmaktır lan mahalle. Çekirdek koladır. Bunu anlamının dışına çıkarmaya, gereksi gereksiz övgülere ne gerek var. Doğal haliyle gerçekten güzeldir mahalle. Piç Rıza öyküleri ile, fakir-arabesk edebiyatının dibine vurarak bunu anlatmaya ne gerek var? Ya da mahallelerimiz elden gitti diye ağlamaya? Sen komşunla komşu olmayı becerirsen, rezidansın sosyal alanında da çekirdek kola yaparsın arkadaş. Hem de betonda değil bahçede yaparsın.(bizim evler bahçeli olduğundan biz hala kola çekirdek takılıyoruz bahçede
)
En sevdiğimde salça ekmek miti heee. "Annesi salça ekmek yaparmış ona, lan gene yap. Ben acıkınca yapıyorum gayette güzel oluyor. Sen salçayı sosa sat, sonra da salça ekmeğim diye ağla. Samimiyetsiz pezevenk.
Çocukluğu boyunca hep hoş görülü oldular Rıza'ya. Önce okul arkadaşlarından haraç toplamaya başladı. Aileler bir kaç kuruş fazla harçlık verdiler çocuklarına, Rıza'nın payı olarak. Sonra dövmeye başladı arkadaşlarını. Hatırlıyorum, abimi dövmüştü bir gün "dik dik bakıyorsun" diyerek. Abim yediği dayaktan sonra eve geldiğinde annemin aklı çıkmıştı. Oğlunun beyaz okul gömleğinde toprak ve kan lekeleri vardı. En üstteki düğmenin iliği yukarı doğru yırtılmıştı. Dudağının kenarında ve burnunun sol deliğinde kurumuş kan lekeleri vardı. Zavallı abim ne olduğunu anlatmak istememişti. Annem "gurur yapıyor da anlatmıyor" diyerek babamı beklemiş, abimin üzerine babamı salmıştı, ne olduğunu öğrenmek için. Abim ağlamamak için dişlerini sıka sıka anlattı Rıza'dan dayak yediğini. "Dövebilirim ben onu ama yetim o, vuramadım" dedikten sonra daha fazla tutamadı göz yaşlarını. "Aferin" diye gürledi babam. "Bize emanet olum o, yetime el kaldıracağına dayağını ye."
Sadece benim ailem değil, pek çok aile aynı şeyleri yaşadı Rıza ile. Büyüdükçe daha da çok istemeye başladı Rıza. Alttan alınan her suçunda daha büyük adımlar attı. İçkiye başladı erken yaşta, hemen sonra ot. İçmekle kalmadı, satmaya başladı otu. Arap Kadri'nin pavyonunda fedailik yaparken müşterilere toz satmaya başladı. "Bizde toz olamaz" dedi Kadri. Bir temiz dövdürdü adamlarına Rıza'yı. "Başkası olsa öldürtürdüm." diyordu. "Kıyamadım yetime, gözüme görünmesin, bu işleri de bıraksın diye dövdürdüm." Kadri'nin fedailerden yediği dayağı hiç unutmadı Rıza. Kin ile doldu. Görmüştüm o günlerde. Liseye gidiyordum, bir gece arkadaşlarla bilardo oynarken salona girdi. Bayadır görünmüyordu. Kimseyi tanımıyor, her gelene sataşıyordu. "Git" diyorlar gitmiyor, "düzgün dur" diyorlar küfrediyor. Sonunda gene dayak yedi Rıza. Kin ile doldu.
Birden kayboldu ortadan. Anası da kahroldu, mahallede. Çok dayanamadı kadıncağız, bir iki yıla hastalandı kederinden. Son sözleri "Rıza'm" oldu. Annesinin cenazesinde ortaya çıktı Rıza. Takımları çekmişti üstüne. Tarlabaşı tarafında Kürt Abuzerin fedaisi olmuş diye duyduk sonra. Bir iki yıl sonrada Arap Kadri abi vuruldu. Rıza yaptı diyenler oldu ama kimse inanmak istemedi. Mahallemizin çocuğuydu Rıza. Çamura da düşse yapamazdı bunu. Bizim çamurumuz bile dünyanın geri kalanından temizdi.
Bla bla bla blabla"
Bu ne lan? Son zamanlarda sürekli bu kafada şeyler okuyorum. Böyle varoşa, arabeske ve mahalleye övgüler falan. Cidden bak, şu yukarıda yazdığım şey hoşunuza gittiyse okumayın devamını. Bu ne yavşaklık arkadaş? Bir kaç yıl önce "devrim romantizmi" ekmeği yiyen herkes şimdi "mahalle" ekmeği peşinde. "Mahallemizin temiz yürekli iyi insanları" falan filan fişmekan.
Bunları yazanlar-çizenler hep bir mahalle özleminde falan ya, bitiyorum. Adam ilk fırsatta kaçtığı yeri öve öve bitiremiyor. Özelmiş de, okulmuş da bilmem ne? Artık kalmamış. Nereye kalmamış? Bizim mahalle hala ayakta çok şükür. Sen gittin oradan be adam, neyine ağlanıyorsun şimdi. Taşınmakla kalmadın, bağını da kestin. Bizim bir arkadaş neredeyse 10 yıl falan önce diğer kıtaya taşındı, Ayda bir iki kere gelir mutlaka. İstesen sen de giderdin, gitmedin, şimdi ağlaklığın ile şekil yapıyorsun. Samimiyetsiz herif seni.
Bir de şey var, gene mahalle ile bağlantılı olarak, "nesil" olayı. Sözlüklerde falan çok görüyorum böyle başlıklar. "Sokakta top oynayan son nesil, sokak salıncakçısında sallanan son nesil, leblebi tozunu boğazına kaçıran son nesil" falan diye. Biz de hala var o nesiller. Ben çocukken top oynar, daha doğrusu oynamaya çalışırdım. Abiler arabalarına top gelmesin diye kaleyi öteye kurdururdu falan. Sonra ben o abilerden oldum, hala top oynayanlar var. (benim tospayı kale yapan bile oldu lan. Kesecektim valla toplarını.) Nereye son nesil? 90'larda çocuk olmak geyiğinden türedi galiba bunlar hep. Tusubasa çizgi film karakterliğinden çıktı garip bir peygamber oldu. Ya yok böyle şeyler. Özel falan değildi hiç biri. Zamanın ruhu diye bir şey var.
Hayır bunları diyen adamlar ile, "nerede o eski bayramlar" diye ağlanan amcalar arasında fark yok gözümde. Kendini özel hissetmek için geçmişi özelleştiriyorlar. Sen rahat bir yaşam için her şeyini sıradanlaştır, sonra nerede o eski? Sie la. Tee Maya yazıtlarında varmış "gençler nereye gidiyor anlamıyoruz" diyen amcalar.
Bak mesela, bir gün bir abimiz (aslında aramızda 3 yaş var) geldi, Taso oynayacağız, kaybedenin lakabı "tek taşak" olacak dedi. Yeni telefon almıştı böyle ses kayıt özelliği olan ilk telefonlardan. Oraya da "ben tek taşağım" deyip kayıt yapacaktık. Kabul ettim, kazandım da. Gene tek taşak olan, ses kaydı veren ben oldum. İşte en kısa haliyle mahalle olayı budur. Aramızda üç yaş var ama adam abimiz olmuş bir kere. Ne dese yapıyoruz. Yaa bunlar on yıl önce bir gün bakkala gitmez hep bizi yollarlardı. Bunlaaarr diye kükreyesim geliyor arada.Sokağa bank çekip oturmaktır lan mahalle. Çekirdek koladır. Bunu anlamının dışına çıkarmaya, gereksi gereksiz övgülere ne gerek var. Doğal haliyle gerçekten güzeldir mahalle. Piç Rıza öyküleri ile, fakir-arabesk edebiyatının dibine vurarak bunu anlatmaya ne gerek var? Ya da mahallelerimiz elden gitti diye ağlamaya? Sen komşunla komşu olmayı becerirsen, rezidansın sosyal alanında da çekirdek kola yaparsın arkadaş. Hem de betonda değil bahçede yaparsın.(bizim evler bahçeli olduğundan biz hala kola çekirdek takılıyoruz bahçede
)
En sevdiğimde salça ekmek miti heee. "Annesi salça ekmek yaparmış ona, lan gene yap. Ben acıkınca yapıyorum gayette güzel oluyor. Sen salçayı sosa sat, sonra da salça ekmeğim diye ağla. Samimiyetsiz pezevenk.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder